Mizah

sessizlik

sessizlik
nerwikan tarafından Pazartesi, 7 Temmuz, 2008 - 11:06 tarihinde gönderildi

nerwikan kullanıcısının resmi

Yorgundu. Anahtarı deliğe sokmadan, birkaç dakika bekledi kapının önünde. Perdesi çekilmiş odadan solgun bir ışık yayılıyordu sokağa. Evden ses gelmiyordu. Gireyim mi, diye düşünüyordu oysa kapıyı çoktan açmıştı. Evin sesini dinledi. Büyük kızı ile karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Küçük kızı ise odasında idi. Ders mi çalışıyordu, yoksa her zaman ki gibi, kitabının arasından hiç eksik etmediği magazin dergisini mi okuyordu?
Üstünü değiştirmeden salona geçti. Bir hasta ziyaretine gelmiş gibi davranıyordu, kendi evinde. Televizyonu açıp, karşısındaki çekyata oturdu. Ayaklarını sehpaya uzattı. Mutfağın kapısı açıldı. Büyük kızı, elinde tencereyle salona geldi.
“Hoş geldin baba.” Dedi. Yüzünde dünden kalan bir ekşilik vardı. Babası, “hoş bulduk “dedi. Sesi su gibiydi. “Baba, ben annemle konuştum. Sen de alttan al biraz. Biliyorsun annemin huyunu. Haklısın ama…” daha söyleyeceği çok şey vardı kızının ama sonra sustu. Mutfağın kapısı bir kez daha açılmıştı, annesi öfkeli yüzü ve elindeki tencereyle salona gelmişti. Hiçbir şey söylemeden tencereyi, daha önce kurulmuş sofraya bırakıp yeniden mutfağa gitti. Kadın, siyahlar içindeydi. Adam, yürüyen karısının arkasından baktı. Üzgündü. Karısı kendisine kızdığında hep bu elbiseyi giyerdi.
Kızına, bir süre, hiçbir şey söylemeden baktı. Kızının yüzünde de aynı ifade vardı: Sessizlik.
Küçük kızı koşarak babasının yanına geldi. Boynuna atıldı. Yanaklarından doyasıya öptü, yıllardır görmemiş gibi. Para mı isteyecekti yine? Aynı karşılığı verdi kızına. Yanına oturtup saçlarını okşadı.
Televizyondan iç karartıcı haberlerin sesi geliyordu.

Sofrada çıt çıkmadı. Kaşık, çatal sesleri… Karı koca, birbirinin yüzüne bir an olsun bakmadı. Kadın arada bir, elbisesini düzeltiyormuş gibi yaparak dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyordu. Kızlar ise, yeter artık, der gibi ama ellerinden bir şey de gelmemenin çaresizliğiyle birbirlerine bakışlarıyla dokunuyordu. Büyük olanı, babasına çevirdi gözlerini bir an. Birikmiş hüzünle yüzüne baktı. Başıyla işaret yaptı, konuş hadi, der gibiydi. Adam dudaklarını büktü sadece.
Adam, karnını doyurduktan sonra, bulaşıkları yıkamak için mutfağa gitmiş kızının yanına sokularak, dışarı çıkacağını, geç geleceğini, beklememelerini söyledi.
“Baba, bu böyle gitmez ama… Bir yolunu bulmak lazım...” Dedi. Söyledikleri boşa mı gidiyordu?
Adam, yüzündeki ifadeyi kızının görmemesi için hemen başını çevirdi. İçinden yüzüne yansıyan kasveti… Montunu giyerken, yatak odasının aralık olan kapısından eşinin içeride ne yaptığını görmeye çalışıyordu. Karısının gölgesi bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu. Anlayamadı ne yaptığını.
Çıktı. Nereye gidebilirdi? Her zamanki yere mi? Yalnızdı ama…
İçeceğinin yanına, dertlerini azaltacak cümleler duymak istiyor insan… Yalnız da içilmez ki! İçilir mi? Kendi sesiyle konuşuyordu ama nereye gittiğini gayet iyi biliyordu. Dertler birikince ayaklar kendi yolunu bulurmuş.
Barın önünde birkaç dakika bekledi. Saçlarını karıştırdı. İçeri girdi. Hoş, eski bir şarkı kulaklarında çınladı hemen. Orta yaşlı barmen, adamı görür görmez elindeki bira bardağını bırakıp, ona seslendi.
“Vayyy, kimleri görüyoruz bakın! Ağabey nerelerdesin yahu. Kayboldun ortalıktan.”
Adam ne cevap vereceğini bilemeden, başıyla selam verdi sadece. Barmen:
“Anladım, yine dertlisin. Zaten derdi olmayan insanın burada ne işi var?” dedi ve işinin başına döndü.
Adam, boş bir masaya oturdu. Tanıdık bir yüz aradı. Bulamadı. Bar, her zamankinden daha kalabalık görünüyordu. Her zamankinden mi? Uzun zaman olmuştu buraya gelmeyeli. Hilmi’nin ölümünden sonra… Hilmi. Can dostu. Ne zaman başı sıkışsa, içini sarıp sarmalayan bir sıkıntısı olsa, yanına koşar adım gittiği güzel insan… Artık yoktu. İçindeki sıkıntı büyük bir hüzne dönüşüyordu.
Duvardaki resimlere baktı. Evet, işte oradaydı? Hala. James Dean. Hilmi getirmişti o resmi. Bin bir rica ile astırmıştı. Barın sahibi, “Kardeşim Marliyn Monroe gibi güzel kadınların resmi dururken…” Hilmi’yi severdi, onu kıramazdı. Hilmi, kendini hep James Dean’e benzetirdi ve insanların kendisini hep böyle görmesini isterdi.
“İyi de güzel kardeşim, burada, yanınızda James Dean otururken, siz takılmışsınız Marliyn Monroe’ya…” demişti resmi getirdiği akşam. Keyfi yerindeydi.
“Ne alaka ya?” dediyse de barın sahibi resmi asmıştı.
Şimdi yanında olsaydı, sohbetin koyuluğunun içinde, birbirlerine anlayan gözlerle bakarlardı. Evde geçen akşam, karısıyla yaptığı kavgayı anlatır, problemin çözümü için tavsiyelerini sorardı. Hilmi de, oturduğu koltuğa iyice yaslanır, yeni bir şey keşfetmiş gibi heyecanla ama samimi bir dille konuşurdu. Adam da sol elini yanağına yaslar, bu yalnız dünyada, kendisini anlayan bir dostu olduğu için minnetle onu dinlerdi. Ama Hilmi yoktu artık. Dertlerini azaltan insan…
Ölüm…
Sol elini, yine yanağının üzerine koydu. Biraz önce, eşiyle yaptığı kavganın nedenini uzunca anlatmışta, Hilmi konuşmaya başlamış gibi onu keyifle dinliyordu. Yanlarındaki üç adamın konuşmaları sohbetlerini bölse de, adam, gözlerini Hilmi’den ayırmıyordu. Ne güzel anlatıyordu! Eski günlerdeki gibi…
Telefonu çalıyordu. Geçmiş günlerin hüzünlü şiirleri geçerken uğramıştı zaten. Telefona baktı. Büyük kızı arıyordu. Yine annesiyle ilgili mi konuşacaktı? Ama… Dayanamadı. Açtı.
“Baba koş! Anneme bir şey oldu. Korkuyorum!”
Adam, telefonu kapatıp koşar adım çıktı bardan. Üzerinde meraklı, sessiz bakışlar…
hakan palut



[ nerwikan blogu | Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun | arkadaşına gönder | 128 okuma ]

 

Kullanıcı girişi

Gezilesiceler
  >>  Komik Videolar
  >>  Egitim Portalı
  >>  Sohbet
  >>  Kan Bankası
  >>  DivX indir
  >>  Altyazı
  >>  Web Tasarım
  >>  Kol Saati
  >>  Klavye Script
  >>  Güncel Ekonomi
  >>  Server
  >>  Mortgage
  >>  Fatih Yasar
  >>  Turkey Holiday
  >>  Rock İndir
  >>  Güzel Sözler

 

Kimler çevrimiçi
Şu an 2 kullanıcı ve 63 ziyaretçi çevrimiçi.

Çevrimiçi kullanıcılar


Son yorumlar

İçerik paylaşımı
Paylaşılmış içerik yayını