Mizah

GERÇEK TIP 2

GERÇEK TIP 2
gladyator tarafından Salı, 3 Haziran, 2008 - 08:25 tarihinde gönderildi

gladyator kullanıcısının resmi

Az Çiğnemek
Karbonhidratlar, organik asitler, aromatik maddeler ve tuzların hazmı ağızda, bol enzim içeren tükürükle başlar,- çiğneme esnasında enzimlerle karışır ve bir kısmı ağızdaki kılcal damarlara süzülür. Ağır karbonhidratla¬rın hazmı ağızda başlayarak midede aynı enzimlerle devam eder. Ağızda yemeğin kimyasal yapısı hakkında araştırma yapılır ve alınan bilgi beyne gönderilir. Beyin bu bilgiyi analiz eder ve yemeğin hazmını programlar. Bu durumda çiğneme işlemi büyük önem taşımaktadır. Yemek ne kadar iyi çiğ-nenirse, beyin o yemeğin tahlilini o kadar iyi yapar ve sindirim sistemini o
derece iyi hazırlar. Çiğnenmiş yemeğin tadı ve kokusu ağızda dağılmalı ve kaymağa benzer bir nesne (kimus) haline gelmelidir. Bu da 15-40 çiğneme hareketi ile elde edilir.
Ağızda çok miktarda akupunktur noktası bulunur (her bir dişin dibinde 2'şer tane). Çiğneme ile ayrılan yiyecek ve içeceklerin enerjisi bu akupunk¬tur noktaları vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına karışır. Bu yüzden içme küçük yudumlarla, yemek de küçük lokmalarla olmalıdır. Süt, et suyu, meyve-sebze suyu veya su küçük yudumlarla alınır, ağızda ılıtılır, tükürük¬le iyice karıştıktan sonra yutulur. Eğer gıdalar yeterince çiğnenmezse, sin¬dirim başından itibaren bozulacaktır.
Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır, çünkü vücut besinlerdeki enerjiyi ağızdaki akupunktur noktalan vasıtasıyla kullanamaz, sadece kim¬yasal bağlantıları çözme işlemi sonucunda oluşan enerjiyi kullanır. İyi çiğ¬nenmemiş yemek parça veya kütle halinde mideye gelir. Mide bu kütle ve parçaları hazmedemez, sadece çürütür. Taze ekmek, bilhassa taze beyaz ekmek parçaları (özellikle kan grubu "0" olanlar için) ve et parçalan (özel- 25 likle kan grubu "A" olanlar için) en zararlısıdır. Midede çürümeye başlayan kütleler ve parçalar bağırsağa iner ve orada çürümeye devam eder. Bağır¬saklarda çürüyen kütle ve parçalar kandaki lökositleri (akyuvarlar)çoğaltır. Bağışıklık sistemi de bu duruma karşı koruma programı geliştirir ve böyle¬ce her yemek bağışıklık sistemini sarsa sarsa vücudu felakete götürür. An¬cak taze meyve-sebze lifleri, çekirdekleri, kabuklan böyle bir felaket oluşÂ¬turmaz. Bunların tüketimi bağırsakta yaşayan yararlı mikropları çoğaltır ve onları vücudun menfaatine kullanır. Bunun için meyve ve sebzeler kabuk-larıyla ve birkaç çekirdeği ile yenmelidir. Bir başka tavsiyemiz de her gün 1-3 diş sarımsak yutulmasıdır.
İyi çiğnemenin yararları:
• Yemeği iyi çiğneyen insan, az çiğneyene göre, daha az yer-içer. Çün-
kü yemeğin enerjisini eksiksiz kullanmış olur.
• Karışık yemeğin zararı azalır.
• Yemeğin hazım süreci kısalır.
• Mide, pankreas, bağırsaklar ve karaciğerin işi kolaylaşır.
• Çok daha az enzim (insülin dahil) harcanır.
• Mide, bağırsak, karaciğer, pankreas, bağışıklık sistemi hastalıklarından

diyabet, tümör, kanser, alerji, sinir ve ruh hastalıklarından, diş çürü¬mesinden korunmuş olunur.
• Mevcut olan hastalıklar hafifler.
• Şişmanlıktan emin olunur v.s.
Uyuşturucu, sigara ve alkole bağımlılık ve diğer psikolojik, ruhsal ve si¬nirsel hastalıkların temelinde az çiğnemenin önemli yeri olduğu konusun¬da büyük alimler arasında görüş birliği vardır. İyi çiğnenmemiş yemek ka¬raciğer, dalak ve kalbe ağır yük yükler. Bu organların durumu ise ruhsal dengeyi doğrudan etkiler. Büyüklerimiz, "Lokmayı küçük al ve iyi çiğne. Aksi halde deli olursun" derlerdi.
(
Hazımsızlık, yüksek kan şekeri, mide, bağırsak, karaciğer, dalak ve tüm sağlık problemlerinden kurtulmak için bazen sadece yemek yeme ve çiğne¬me alışkanlıklarını düzeltmek yeterli olabilmektedir.
Bu satırları okuyanlar, çocuklara yemeği yanlış yedirme ile onları ne ka¬dar büyük tehlikeye sürüklediklerini düşünmelidir. 1,5 yaşına kadar yiye¬cekleri çiğnemeye alışmayan ve onları sindirecek enzimlere sahip olmayan, cahil anne-babalara karşı savunmasız kalan biçare çocuklar! Onlara zorla yemek yedirmek isteyenler, hiç olmazsa, çiğneyip vermelidir.
Nefes Alıp Vermenin Bozulması
İnsanın bu dünyada aldığı ilk nefes hayatının başlangıcı, son nefes ise sonudur. Bu iki nefes arasında akan ömrümüz boyunca aldığımız her nefe¬sin önemi büyüktür. Nefes, neşe-hüzün, mutluluk-mutsuzluk, kızgınlık-sa-kinlik, korku-cesaret gibi duygular üzerinde terbiye etkisi yapar. Vücut, doğal nefesle doğal duyguları, doğal düşünceleri, doğal kuvvetleri ve aynı zamanda organların sağlığını muhafaza eder. Çünkü nefes, bedenin hücre¬leri ile oksijen, su ve gıda gibi vücuda alınan maddeler arasında uyum oluşÂ¬turur. İşte bu faktörlerin tamamını gözönünde bulundurarak diyebiliriz ki nefes, sağlığı ve düşünceyi besleyen bir kuvvettir.
Bir bebeğin nasıl nefes alıp verdiğine dikkat edilirse nefes alırken (Haa-ay) karnının şiştiği, verirken (Huuu) içeri çekildiği görülür. Bu solunum do¬ğal solunum olarak adlandırılır. Ağlayan çocuk, nefes vererek ses çıkarır,-sağlıklı çocuklar nefes vererek konuşur. Doğal olan, bu şekilde nefes alma ve konuşma tarzıdır ve hayat boyu böyle olması gerekir. Nefesi doğal bir

şekilde alıp-veren insanın akciğerinin tüm segmentleri nefes faaliyetine işÂ¬tirak eder ve bu durum diyaframı kuvvetli bir şekilde hareketlendirir. Di¬yaframın hareketleriyle göğüs ve karın organlarına masaj yapılır, kan dola¬şımı kolaylaşır, organlar kuvvetli, temiz ve sağlıklı kalır. Diyafram, önemi¬nin büyüklüğünden dolayı "ikinci kalp" olarak da isimlendirilmiştir.
İnsan çok, sık ve karışık yemeye, sigara içmeye, sandalyede oturmaya ve yaşlanmaya başlayınca, diyafram katılaşır ve nefes alıp-verme düzeni bozu¬lur. Doğal olmayan, iyi çiğnenmeyen ve karışık yemekten oluşan gaz sebe¬biyle kann şişer, diyafram kaburga kemiklerinin altında veya midenin ucunda hareketsiz kalır. Katılaşmış bir diyafram doğru bir şekilde soluk al¬mayı ve bedenin yeterli miktarda oksijen almasını engeller ve insanın ken¬dini sürekli olarak yorgun ve bitkin hissetmesine sebep olur. Bu durumda saatlerce sandalyede oturmak ya da dar elbise giymek göğüs ve karın böl¬gesi organlarında kan dolaşımını daha da zorlaştırır, gazın çıkmasını engel¬ler ve gaz kana karışır. Kan, pis kokulu, zehirleyici bir nitelikle organlara yönelir ve yeni hastalıkları körüklemeye başlar.
Endüstriyel atıklar, sigara ve alkollü içecekler de nefes düzenini bozar,-onun doğal yönünü değiştirir, hatta mekanizma ters şekil alır: Nefes alır¬ken karın içeri çekilir, verirken karın şişer. Bu sebeple akciğerin alt bölüm¬leri mekanizmaya iştirak edemez hale gelir. Bu durumda göğüs kaslarının göğüs kafesini genişletmek için harcadığı enerji, nefes alma yoluyla kaza¬nılan enerjiden daha fazla olur. Normal olan nefes alma yoluyla havadan alınan enerjinin göğüs kafesini genişletmek için harcanan enerjiden daha fazla olmasıdır. Böylece vücut negatif enerji biriktirir ve enerji dengesizli¬ğine yol açılır. Bu işlev konuşma esnasında da bozulur, insan nefes verdi¬ğinde olduğu gibi, aldığında da konuşur hale gelir (degradasyon işaretidir). Bu durumda nefes, konuşma ve organlar arasındaki işbirliği düzeni bozul¬muş olur.
Her bir organ sadece ona ait olan titreşimde çalışır. Dinimiz bunu "her organın kendine ait bir zikri vardır" şeklinde anlatır. Ters nefes, organların zikrinin bozulmasına yol açar. Zikri bozulan veya zikirden vazgeçen organ ise hastalanır.
Nefes alıp vermeyi düzeltmenin en kısa ve kolay yolu 3 günlük açlıklar yapmak ve Kur'an-ı Kerim'i nefes kontrolü ile sesli ve tecvitli okumaktır. Kur'an'da nefes alma, verme ve duraklama yerleri belirtilmiştir. Bir nefeste

30-60 saniye kadar yüksek sesle Kuran okuyarak 1-2 ay içinde nefes alıp verme düzeni yeniden kurulabilir. Koşma, kürek çekme ve yüzme de nefe¬si düzeltmenin diğer yollarıdır. Tok karna kıraatle Kur'an-ı Kerim okumak veya nefes kontrolü ile yapılan hareket (koşma, kürek çekme vs.) kalbe ve akciğere zarar verir. Bu sebepten hafız ve imamlar arasında kalp hastalıkla¬rı sık görülür. O yüzden bu işlemin yemekten en az 1,5-2 saat sonra yapıl¬ması daha uygundur.
Akciğerlerdeki hava yollarının daralmasına bağlı olarak insanların nefes almalarını zorlaştıran Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, en tehlikeli ak¬ciğer hastalıkları arasında yer alır. Hastalığın oluşumunda en önemli neden sigara olarak kabul edilir. İçilen her bir sigara başlıbaşına bir sanayidir. Bu sanayi aynı anda 4 bin çeşit kimyasal birden üretir. Bu kimyasallar arasında mutajenler, toksinler ve yaklaşık 60 çeşit kanserojen ve benzeri maddeler bulunur. Bunların yaklaşık %20'si doğrudan içenin akciğerlerine va kanına, %80'i çevreye ve çevresindeki insanlara zarar verir.
Zararlı Duygu ve Düşünceler
Nefret, bencillik, kızgınlık, hased, su-i zan, korku, ümitsizlik, aşırı me¬rak, şüphe, endişe gibi negatif duygular vücutta fazla miktarda hormon üre¬tir. Bu hormonlar kana karışarak zararlı maddeler oluşmasına neden olur. Bu maddeler beyindeki su havuzlarını bulandırır, hormon üretim dengesini bozar, psikolojik hastalıklara, karaciğer, kalp ve dalak hastalıklarına sebep olur. Bu zararlı düşünce ve fikirlerden ne kadar çabuk kurtulursak bizim için o kadar iyidir. Güzel ahlâk, güleryüz, iyi niyet, hüsn-ü zan ve Allahü Tea-la'ya tevekkül, insan sağlığı için fevkalâde yararlıdır.
Yanlış Oturma Şekli
Çağdaş insanın zararlı bir alışkanlığı vardır, bu da sandalyede oturma alışkanlığıdır. Sandalyede otururken aldığımız pozisyon karın ile bacaklar-daki kan ve enerji dolaşımını zorlaştırır,- bağırsakların çalışmasını yavaşla¬tır, kabızlığa, prostat ve yumurtalık hastalıklarına, basura, varise, eklem ve omurga hastalıklarına davetiye çıkarır.
Sandalye ve koltukta oturanlar, gün boyu sadece oturup kalkarken ha¬reket ederler. Buna karşılık yerde oturmak, kaslar, eklemler ve tüm organ-

lar için mükemmel bir antrenman sağladığından, yerde oturanlar, yukarıda anlatılan hastalıklardan emin olurlar. Dikkat ederseniz, çocuklar hep yerde otururlar, ta ki anne-babaları sandalyeye alıştırıncaya kadar.
Bağdaş kurup oturmak, dizler üzerine, bir bacak üzerine ikincisini büke¬rek ya da bacaklar arasında yerde oturmak veya çömelerek oturmak kan dolaşımı ve enerji dolaşımını kolaylaştırır.
Büyük ve küçük abdest için alaturka tuvaleti tercih etmek ve çömelerek oturmak gerekir. Klozet üzerinde oturarak ihtiyacı gidermek tabiata aykırı ve sağlığa zararlıdır. Dolayısıyla, bu şekilde oturduğunuz vakit vücudunu¬zun aldığı şekil, dışkının kalın bağırsaktaki hareketine engel oluşturur, ka¬lın bağırsağın hareketi yavaşlar,- düz bağırsak, dışkının oluşturduğu baskıy¬la genişler ve kabızlık meydana gelir.
Büyük, küçük abdesti ve gazı fazla tutmak zararlıdır. Bu durumda, idrar, dışkı ve gazlardaki zararlı maddeler kana karışır, organları zehirleyerek yaşlanmayı hızlandırır.
Tarımda Kullanılan ilaçlar
Hormonlar, suni gübreler, herbisiîler, pesîisiîler, katkı maddeleri
Bu ilaçlar organlarda toplanarak büyük tahribat yapar ve kişiyi hayatı boyunca etkiler. Daha çok karaciğere, üreme organlarına ve beyne zarar verirler. Örneğin D.D.T, Atrazin, Chlordan benzeri maddeler uzun zaman önce yasaklanmış oldukları ve artık kullanılmadıkları halde bazı besin mad¬delerinde ve insan vücudunda rastlanmaktadır. Yaşı 30-40'ın üzerinde olan insanlarda, hâlâ bunların sebep olduğu hastalıklar görülmektedir. Vücutta toplanan bu maddeler ömür boyu vücut tarafından çıkarılıp atılamaz,- hiç¬bir şekilde etkisini kaybetmeyerek, anneden bebeğe eş ve süt vasıtasıyla geçerek zararını çocuğun üzerinde de sürdürür.
Tarım ilaçlarını kullanırken miktarını kontrol etmek çok zordur. Kon¬trol dışı kullanılan bu maddeler toprağa, yeraltı sularına karışır ve yabani bitki, sebze, meyve, baklagiller ve tahıllara,- bitkiler vasıtasıyla da hayvan¬lara geçer. Sonunda meyve, sebze ve et ile soframıza gelir, vücudumuzda¬ki hücrelere kimyasal savaş açar.
Ekinlerde kullanılan herbisit ve pestisitler bitkilerin hastalıklarına sebep olan virüs, mikrop ve parazitlerle beraber, ayrım yapmadan, faydalı mik-

ropları, solucan, sinek ve böcekleri de öldürürerek ekolojik dengeyi altüst eder. Toprağın verimini düşürür, insan sağlığını olumsuz etkiler, beden-ruh dengesini bozar. Bilim adamları, yaptıkları araştırmalarda, ana beyin hüc¬relerinin yıkımı sonucu oluşan parkinson ve alzheimer gibi sinir sistemi ra¬hatsızlıkları ile böcek ilaçları arasında bağlantı olduğuna dair verilere ulaşÂ¬tıklarını belirtmektedir.
Deterjanlar, Kimyasal Maddeler, Kozmetikler ve Vücut Bakım Ürünleri
Bizim hayatımızda mikropların büyük rolü vardır. Mikroplar havayı, su¬yu temizler,- zenginleştirir ve toprağın verimliliğini sağlar. Mikroplar dün¬ya yüzeyini ölü insan, hayvan ve bitkileri çürüterek temizler. İnsanların ve hayvanların derilerini-kıllarını ve bitkileri temizler,- tüm canlıları çeşitli hastalıklardan korur,- dünyadaki yaşam sürecini dengeler. Her bir çeşit mik¬robun vazifesi o kadar net, o kadar ince ve farklıdır ki, insanlar bunları as-30 la beceremez. Mikroplar o kadar önemli varlıklardır ki, diyelim onların ta¬mamı aniden kaybolsa, dünyadaki hayat sadece 15-20 dakika, bazı alimle¬re göre bir saat kadar sürebilir. Biyologlar "Melek dediğimiz varlıklar belki de şu mikroplardır" demektedir. Bugün 3 yönden acımasızca mikroplara hücum edilmektedir.
1. Antibiyotik, sülfanilamid gibi antimikrobiyal maddeler, sterilizasyon işlemleri, deterjanlar ve tarım ilaçları doğrudan mikropları öldürür veya ço¬ğalmasını durdurur.
2. Yağların hidrojenize edilmesi, besinlere katılan koruyucu katkı mad¬deleri ve aromalar besinlerin yapısını bozarak mikropların yiyemeyeceği hale getirir ve böylece beslenmelerini ve çoğalmasını engellerler.
3. Mikroplara karşı açılan en tehlikeli ve kapsamlı savaş nanoteknoloji ve gentoknolojisi ürünü maddeler ile yapılandır. Bu şekilde mikroplar hem besinden mahrum edilerek, hem de doğrudan öldürülerek yokedilir.
Ancak insanlar tarafından mikroplara karşı açılan benzersiz deterjan sa¬vaşı mikroplardan çok insanlara zarar vermiştir. Çünkü deterjanlar organik kalıntı ve mikropları nasıl eritip yok ediyorsa, akciğer ve beyindeki hücre¬leri de aynı düzeyde, üstelik doğrudan etkilemektedir. Deterjanlar solunum yoluyla beyin damarlarını, akciğerlerdeki bronşları ve alveolleri eriterek,

yıpratır, şişirir ve kana karışır. Tuz ruhu, çamaşır suyu gibi klorlu deterjan¬lar,- bulaşık deterjanları, yağ çözücüler, lavabo açıcılar ve kireç çözücüler gibi mutfak-tuvalet-banyo temizlik melzemeleri,- çamaşır deterjanları, leke gidericiler, beyazlatıcılar, yumuşatıcılar ve benzerleri kan dolaşımı bozuk¬lukları, damar deformasyonları, MS, alzheimer gibi ağır beyin hastalıkları¬na,- akciğer, karaciğer, böbrek hastalıklarına ve ayrıca kısırlığa yol açarlar. Bu deterjanlara alternatif olarak sunulan, gen teknolojisi yöntemiyle üreti¬len,- tamamen "doğal" ve "sağlıklı" olduğu iddia edilen, hatta bitkilere dö¬küldüğünde onları coşturan bitkisel kökenli deterjanlar kimyasal deterjan¬lardan daha tehlikelidir. Bunlar mutasyonlara ve kansere sebep olabilir.
Bu temizlik maddelerini kullanan insanlar genellikle cansız, halsiz, uyu¬şuk, hafızası zayıflamış, şuuru bulanık, düşüncesi bozuk, mutsuz, rengi top¬rak rengi veya kanı çekilmiş gibi, saçları kırık ve seyrek, tırnakları gri veya mordur. Böyle olması doğaldır. Yaradanın, kurduğu düzende görevlendir¬diği, yalnızca vazifesini yerine getirmekte olan varlıkları, yani mikropları, vazifeleri başında öldürmenin karşılığı budur.
Deterjanlar, sadece çamaşır makinalarında, minimal miktarda kullanıla¬bilir. Makinaya deterjan koyarken burun bir bezle kapatılıp muhafaza edil¬meli, yıkama bittikten sonra ek durulama yapılmalıdır. Elle yıkamada ve ev temizliğinde sadece parfümsüz, boyasız, doğal bir sabun ve tel, çamur, kum gibi mekanik temizleyiciler kullanılabilir. Vücut ve elleri yıkarken her de¬fasında sabunlamak şart değildir. Cildimizin üzerinde yaşayan ve cildin sağlığını korumakla görevli mikroplar, bu işi bizden daha iyi yaparlar. Biz olur olmaz sabun kullanarak, bu mikropların görevini aksatmış oluruz.
Aslında, su ve topraktan daha iyi temizleyici yoktur. Çünkü bizi ve or¬tamımızı kirleten herhangi bir madde veya mikroplar değil, negatif enerji¬dir. Negatif enerjiyi kıranlar da deterjanlar değil, temiz su ve topraktır.
Yeryüzündeki bütün canlılar yani insanlar, hayvanlar ve bitkiler havaya, suya ve toprağa atık bırakır. Ekolojik sistem bu atıkları dönüştürmek ve fay¬dalı hale getirmek için mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Ekolojik denge¬nin bozulmadığı bölgelerde rahatsızlık veren herhangi bir atık görmek mümkün değildir.
Normal olarak ölü insan veya hayvan cesetine ilk önce böcekler ve si¬nekler gelir. Onlar kendilerine ait rızkı tüketip, cesetleri kendilerinden sonraki varlıklar için hazırlayarak çekilirler. Sonra solucanlar gelir, aynı şe-

kilde kendilerine ait rızkı tüketip, cesetleri bakteriler için uygun bir hale getirip çekilirler. Son işlemi İse bakteriler yapar ve cesetten geriye kemik¬lerin dışında bir şey bırakmazlar. Dünya yüzeyi insan cesetlerinden ve ölü organizmalardan bu şekilde kurtulur.
Çağdaş insan yiyecek, içecek ve vücut bakım ürünlerindeki koruyucu¬larla, kullandığı kimyasal ilaçlarla adeta kendini mumyalamıştır. Bu yüzden son yıllarda böcek, sinek ve bakteriler bazı mezarlıklardaki insan cesetleri¬ni çürüterek toprağa karıştıramıyor. Mezardaki cesetler çürümeden olduğu gibi duruyor. Doğal alanları da kirleten koruyucu katkı maddeleri ve ilaç¬lar yüzünden hayvanların cesetleri de bir süre sonra çürümez hale gelecek¬tir.
Diğer taraftan böcek, sinek ve bakterilere karşı kullanılan kimyasallar ekolojik dönüşümü sağlayan bu vazifeli yaratıkların nesillerini tüketmekte¬dir. Bu durum devam ettiği sürece, biyolojik çevrim yavaşlayacak,- böcek, sinek ve bakteriler yok olacaktır. Dünya ölü bataklığına dönüşecek ve eko¬lojik kıyamet kaçınılmaz olacaktır.
Demek ki, deterjan, tarım ilacı, antibiyotik ve gıdaların bozulmasını ön¬leyen katkı maddelerini kullanan insan "ekolojik kıyamet"i bizzat kendi el¬leriyle hazırlamaktadır.
Stcrilizasyon
Hububat ve türevlerini bütün mikroorganizmalardan arındırma veya bunlardaki mikrop ve böcek gelişimini önleme işlemine sterilizasyon denir.
Sterilizasyon için klor, hidrojen peroksit, iodofor ve iyot bileşikleri, an-yonik ve naniyonik yüzey aktif maddeler, formaldehit, klor bileşikleri, asi-dik anyonik bileşikler ve fosforik asit gibi kimyasal dezenfektanlar kullanı¬lır.
Yeşil salata ve taze kesilmiş sebzelerde sentetik, organik ve inorganik asitler ile, musluk sularında ise klordioksit ile sterilizasyon yapılır.
Sterilizasyonda kullanılan bu dezenfektanlar hücre sitoplazmasının ya¬pısını değiştirerek hücrenin metabolizmasını bozar. Hücre metabolizması¬nın bozulması ile hastalıklar meydana gelir.

Aromalar
Aromalar, latif maddeler oldukları için, iç salgı bezlerini, sinir sistemini ve ruhu doğrudan etkilerler. Beyin, düşünceleri, görüntüleri, müziği ve benzeri etkileri kontrol eder, fıtratına uygun olanların etkisini kabul eder, olmayanları reddeder. Ancak beynin, kokuların tesirini kontrol etme meka¬nizması yoktur. Bu sebeple kokular ruh üzerinde çok etkilidir.
Peygamberimiz (s.a.v.)'den gelen rivayetlere göre, bazı kokular melek¬leri çekerken, habis ruhları kovarlar. Örneğin, sandal, misk ve amber, gül ve gül yağı, çörekotu, özerlik otu, reyhan, kına kokusu melekleri çeker. Ba¬zı kokular ise habis ruhları çekerken melekler onlara dayanamazlar: Alkol, sigara, idrar, dışkı, köpek kokusu, leş, kan gibi necis maddelerin kokusu ve bazı bitkilerin kokusu gibi.
Daha önce bütün kokular doğal yollardan elde edilirdi. Örneğin, misk kokusu, misk geyiklerinin cinsel bezlerinden, gül, menekşe, lavanta, yase¬min, ıtır kokusu direkt bitkilerden elde edilirdi. Bugün, kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde, yiyecek ve içeceklerde doğal aromaların yerine her çe¬şit koku ve tadı verebilen, ucuz, "doğala özdeş aromalar" kullanılmaktadır. Misk ve gül aroması, tereyağı, süt ve peynir aromaları, işlenmiş et arama¬ları, çeşitli bal aramaları, kahve aramaları, mantar aramaları, portakal, çi¬lek, armut gibi meyve ve sebze aramaları, nane, tarçın, zencefil, damla sa¬kızı gibi baharat aramaları gen teknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle üretilmektedir. Sabun, şampuan, krem, parfüm, deodorant, diş macunu, de¬terjan, hazır yiyecek ve içecekler bu tip aromalar içerdiği için, onları kul¬landığımızda abdestimizin sahih olup olmadığı,- yiyip içtiklerimizin helal olup olmadığı belli değildir.
Doğal bitkilerden doğal yollarla elde edilen ve "esansiyel yağ" veya "uçucu yağ" olarak adlandırılan kokulu yağlar korku, endişe, stres, depresyon gibi ruhsal sıkıntılarda, baş ağrısı, adet huzursuzluğu ve cilt problem¬leri gibi çok çeşitli rahatsızlıklarda yüzyıllardan beri tedavi edici olarak kullanılmaktadır. Mesela gül uçucu yağı doğum sırasındaki psikolojik etkisi ile doğumun kolay geçmesini sağlar. Atlas sediri, tefarik, yasemin, ıtır uçucu yağları, ruhsal sıkıntıları giderici, sinirsel gerginlikleri gevşetici, sakinleştirici, dengeleyici ve güçlü anti depresanlardır. Ful uçucu yağı, kuv¬vetli bir antidepresandır. Ruhi gerginlikleri, cinsel isteksizlikleri çözücü, duygusallığı artırıcı ve dişiliği kuvvetlendiricidir.

Kokuların tedavi amacıyla kullanılması ve ciddi problemlere çözümler getirebilmesi, kokuların insan beyninde ve bedeninde ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Öyleyse bu kadar güçlü etkiye sahip kokular, bugün¬kü kullanımıyla "doğala özdeş aromalar" tam tersi etkiler için de kullanıla¬bilir. Yani bir aroma insanın dengesini bozmada veya depresyona sürükle¬mede, ya da insanları toplu halde belli hastalıklara düşürmede ve yönlen¬dirmede etkin rol üstlenebilir. ("Zihin Kontrolü" bölümüne bakınız.)
Parfüm, krem, ruj, saç jeli, saç boyası, tıraş malzemeleri, deodorantlar, makyaj malzemeleri gibi Kozmetik ürünlerde,- şampuan, losyon, sabun, diş macunu, güneş kremi, hijyenik pedler, hazır bezler, bebeklerin temizlik ve pişik malzemeleri gibi vücut bakım ürünlerinde binlerce çeşit kimyasal ve sentetik madde kullanılmaktadır. Bu maddelerin % 60'ı kan dolaşımına ka¬rışır, vücuttan atılmadan, kan ve dokularda birikir. Vücuttan atılamayan bu kimyasallar, hormonal sistemi, beyni ve ruh-beden dengesini olumsuz et¬kiler, üreme organlarında bozukluğa ve kısırlığa, gebelik, doğum ve emzir¬me problemlerine neden olur, kanseri ve benzeri hastalıkları tetikler, aler¬jilere ve mutasyonlara yol açar.
Örneğin, kozmetiklerde ve vücut bakım ürünlerinde dayanıklılığı sağla¬mada en çok kullanılan madde parabenler,- yani metil, etil, propil, butil pa-raben ve sodyum benzoattır. Parabenler, diş macunu, şampuan (bebe şam¬puanı dahil), krem, güneş kremi, saç jeli gibi ürünlerde kullanılmaktadır. Parabenlerin kimyasal yapısı östrojen hormonuna benzer.
Kadının vücudunda depolanan parabenler östrojen gibi davranıp, üre¬me organlarında bozukluklara, göğüs kanserine, endometriozise ve çikola¬ta kistlerine, kısırlığa ve doğum kusurlarına sebep olabilmektedir. Erkek vü¬cudunda depolanan parabenler spermlerin sakatlanmasına ve ölmesine, prostat kanserine, nadiren de olsa endometriozise zemin oluşturmaktadır. Bu maddeler ağır cilt rahatsızlıklarına veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.
Kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde sık kullanılan Metionin, Lard, Keratin, Jelatin, Gliserin (Gliserol), Hydrolized protein ve benzeri pek çok madde mezbaha artıklarından, tırnak, kıl, kan, ölü evcil hayvanlar ve do¬muzdan üretilmektedir.
Duman, Toz, Eksoz
Fabrikalardan yükselen duman, otobanlardan gelen toz ve eksoz, yük¬sek oranda asit, dioksin, PCB ve benzeri çok zehirli kimyasal madde ve ağır metaller (cıva, kurşun, kadmium gibi) içerir. Bu maddeler havaya, toprağa, suya karışarak onları zehirler ve onların vasıtasıyla bitkilere, hayvanlara ve insanlara geçer. Bundan dolayı fabrika ve otobanların yakınında ikamet et¬mek veya ekin ekmek doğru olmaz. Otobandan en az 50 metre uzaklıkta ekin ekilebilir. Konut yola yakın ise, ev ile yol arasında meyve-sebze bah¬çesi veya tarla değil, çalılık ve ağaçlık olması gerekir.
Hastalıkların Başlangıcı ve Seyri •
Havaya karışan dumanlar, zehirli gazlar, tozlar, deterjanlar ve ev temiz¬liğinde kullanılan kimyasal maddeler solunum sistemiyle kana geçer ve do¬kulardaki hücreleri yıkmaya başlar.
Hormon, pestisit, herbisit ve suni gübrelerde kullanılan kimyasal madde- 35 ler toprağa, yeraltı sularına karışır ve yabanî bitki, sebze, meyve, baklagiller ve tahıllara ve bitkiler vasıtasıyla hayvanlara geçer. Sonra da meyve, sebze ve et ile soframıza gelir, vücudumuzdaki hücrelere kimyasal savaş açar.
İyi çiğnenmemiş, mide ve bağırsakta çürüyüp mayalanmış yemeklerden oluşan atıklar da, kısmen, bağırsaklarda doğal yaşayan mikroplarla nötrali-ze edilir,- kısmen de kana karışıp, dokularda toplanır. Dokulardaki atıklar çoğalınca, iltihaplanmaya veya çöplüklerdeki gibi yanmaya ve gaz oluştur¬maya başlarlar. Oluşan bu yakıcı madde ve gazlar dokularda ağrı ve sızıla¬ra, dokuların değişimine ve mutasyonlara yol açar. Bu durum devam eder¬se, akla gelebilecek her tür hastalığa neden olur.
Ancak bağışıklık sistemi bu duruma müdahele eder: Ateş yükselir, ateş kanı ısıtır, nefesi, kalp atışlarını ve kan dolaşımını hızlandırır. Isınan kanda, dokuların temizlenmesiyle görevli mikroplar çoğalır.
Çoğalan vazifeli mikroplar ve ısınan kan zehirli madde ve atıkları eritir. Vücut, bu eriyen zararlı maddelerden ve atıklardan, bademciklerin şişmesi ve iltihaplanmasıyla, balgamlı öksürükle, burun akıntısıyla, terlemeyle, alerji ve sivilceler ile tepki vererek, kendini kurtarmaya çalışır. Bu tür tep¬kiler sağlıklı bir bağışıklık sisteminin normal savunma mekanizmasıdır.

Öyleyse ateşi düşürmek, öksürüğü engellemek, burun akıntısını durdur¬maya çalışmak, antibiyotik kullanmak, bademcikleri aldırmak cahilliktir,-vücuda karşı yapılan bir haksızlık ve zulümdür. Halbuki, insan kendisini çevresindeki zararlardan koruyup, yemeklerini düzeltir, fazla ve zararlı ye¬mekten vazgeçerse, onun ne ateşi yükselir, ne bademcikleri şişer, ne de alerjisi olur.
Midede hazım bittikten sonra besin maddeleri kimus şeklinde bağırsak¬lara iner. Orada birinci hazım tamamlanır, besin emilir ve karaciğere ikin¬ci hazma gönderilir. Doğal olarak bağırsaklarda yaşayan mikroplar midede hazmolunmamış yiyecek kalıntılarını parçalar ve vücudun menfaatine kul¬lanarak vitamin, şeker, hatta protein üretirler. Vazifeli mikroplar toksik maddeleri nötralize ederek hızlı bir şekilde dışarı atmaya çalışırlar. İnsan, antibiyotik (anti:karşı, biyo:hayat yani hayat karşıtı) kullandığı zaman, an¬tibiyotik vücuttaki mikroplarla birlikte, bağısaklarda yaşayan doğal vazife¬li mikropları da öldürür. Faydalı mikroplardan boşalan yeri zararlı mikrop¬lar doldurur.
Doğal olmayan, iyi çiğnenmeyen, karışık ve çok yenen, birbirine zıt ye¬mekler midede çürüyerek bağırsaklara iner. Bağırsaklardaki yabancı mik¬roplar onlardan çeşitli zehirler üretir ve bu zehirler, toksinleri kana karışÂ¬tırmadan dışarı atmakla görevli bağırsak tüycüklerini çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur ve bağırsaklar koruma gö¬revini yapamayıp, faydalı maddelerin yanısıra zararlı maddeleri de kana ka¬rıştırır. Bu zehirleri toplayan kan, direkt karaciğere geçer. Karaciğer, bu ka¬nın bir kısmını böbreklere, bir kısmını da temizleyerek kalbe gönderir. Kalp, gelen kanı bütün organ ve hücrelere taksim etmekle görevlidir. An¬cak kandaki toksin ve atıkların oranı devamlı yüksek olursa, karaciğerin on¬ları temizlemesi zorlaşır. Bu durumda karaciğer onları kendinde toplayarak hastalanır,- yağlanmaya, büyümeye, kistler oluşturmaya başlar ve kanı yete¬ri kadar temizleyemez hale gelir. Böylece kanda atıklar çoğalır, kolesterol yükselir. Vücut, bu ağırlaşan kanın dolaşımını hızlandırmak ve atıkları çı¬kartmak için, damarları daraltmak ve tansiyonu yükseltmek mecburiyetin¬de kalır. Ancak hasta, tansiyon düşürücü ilaç aldığında, damarlar zorla ge¬nişler, kan dolaşımı yavaşlar, pis ve ağır kan damarlarda dolaşarak, atıkları damar duvarlarında biriktirir, dokuları kirletir, kılcal damarları tıkar.
Kan, daralan ve tıkanan atar damarlardan organların dokularına gerek-

tiği gibi ulaşamayacağı için yeterli miktarda gıda da ulaştıramaz. Hücrele¬rin metabolik atıkları da daralan ve tıkanan toplar damarlardan ve o damar¬ların bulunduğu organdan uzaklaşamaz ve hücrelerde birikmeye başlar. So¬nuç olarak, hücre ve organlar aç kalır ve sürekli atıklarla uğraşmaktan asıl görevini yapamaz hale gelir.
Her bir hücre ve her bir organ belli bir titreşimle çalışır (Allah'ı zikre¬der). Ancak, atıkların birikmesiyle değişmiş olan hücre ve organların titre¬şim frekansları bozulur (Allah'ı zikirden ayrılır). Peygamberimiz "Allah'ı zi¬kirden aynlmayan hayvanı avcı avlayamaz", buyuruyor. Sağlıklı hayvanı ne yırtıcı bir hayvan ne de avcı avlayamaz. (Bilimsel araştırmalar, avlanan hay¬vanların tamamının hasta hayvanlar olduğunu göstermiştir.) Öyleyse, zi¬kirden ayrılmayan organ da hastalanmaz.
Aslında hastalık tektir: Yanlış yaşam tarzı. Ancak hastalık olarak isim¬lendirilen her vaka, yanlış yaşam tarzına karşı vücudumuzun gösterdiği tep¬kidir. Bu tepki yukarıda gördüğümüz gibi, mide ve bağırsakların işlevinin (hazmın) bozulması ile, bademciklerin şişmesi ile ve karaciğerde atıkların birikmesi ile noktalanır. Ancak karaciğer kendi fonksiyonunu tam olarak yapamaz hale geldiğinde, hastanın tabiatına göre, böbrek, cilt, akciğer, ra¬him, yumurtalık, kalp ve damar hastalıkları gibi farklı hastalıklar baş göste¬rir. Bu hastalıklarla tek tek uğraşmak, boşuna, hatta zararına zaman geçir¬mektir. Çünkü birbirine bağlı olmayan hiçbir hastalık yoktur ki, tek başına tedavi edilebilsin.
Mesela bronşit ve zatürre olayını ele alalım:
İnsan uzun ömürlü süt ve süt tozu içeren hazır yiyecekleri, farklı peynir türlerini, rafine edilmiş ve katkılı hazır yiyecekleri, asitli içecekleri, mizaca uygun olmayan karışık yemekleri bol bol tüketiyorsa, bu yiyecekler kanın PH dengesini bozar ve vücutta büyük miktarda farklı toksik madde üretil¬mesine sebep olur.
Havaya karışmış dumanlar, zehirli gazlar, tozlar, deterjan kokuları, özellikle çamaşır suyu ve tuz ruhu kokusu, solunum sistemini bozarak kana karışır. Kömür, kireç, alçı gibi maddelerin tozları akciğerleri doldurur. Böy¬le bir zarara karşı bağışıklık sistemi, insanın iştahını keser, ateşini yükseltir. Ateş kanı ısıtır. Isınan kan ise akciğerde toplanmış eriyebilen atıkları erit¬meye başlar ve balgamı çoğaltır. Akciğeri korumakla görevli mikroplar ka¬nın ısınması ve balgamın artmasıyla birlikte çoğalır. Bu mikropların enzim-

leri ısınan kanın da yardımıyla, bronş duvarlarından mukus gibi organik ve kireç gibi mineral maddeleri kazıyarak atmaya başlar. Bu maddelerin par¬çalan çoğalınca, ateş düşer ve titreme çoğalır. Titreme, elbiseyi silkeleyip tozdan arındırma hareketine benzer. Bronşlardaki tıkanıklıklardan kazınan parçalar titreme hareketiyle balgama karışır ve öksürük ile akciğerden atı¬lır.
Isınan kanla eritilen atıklar aynı zamanda deriye de gönderilir ve ter ile dışarı atılarak deri üzerinde bir tabaka oluşturur. Her titremeyle birlikte de¬ri üzerinde biriken toksin miktarı kat kat artar ve derideki gözenekleri tı¬kar, ikinci defa deriye gelen toksinler ilkindeki ateş yüksekliği ile dışarı atı-lamaz. Vücut, sonradan gelen toksinleri tıkanan gözeneklerden geçirebil¬mek için, ateşi daha fazla yükseltmeye mecbur kalır. Bu sebepten, doğru olan, hastanın ateşini düşürmek için, ateş düşürücü vermek değil, cildi yı¬kamak veya silmektir. Vücut, yıkandıktan sonra, temiz cilt vasıtasıyla ateşi yükseltme ihtiyacı hissetmeden, rahat bir şekilde yeni toksik maddeleri at¬maya hazırdır.
Böylece, akciğerler, öksürükle,- beyin, burun kanaması, geniz ve burun akıntısı, kulak kiri ve iltihabıyla,- deri terleme ve sivilcelerle,- böbrekler id¬rarla,- bağırsaklar ishalle vücuttaki zehirli maddeleri dışarı atar.
Buradan anlıyoruz ki Allah bütün hatalarımızı sonsuz rahmetiyle karşı¬lar ve her bir adımda bir kurtuluş yolu gösterir. Ancak çoğu insan Allah'ın her adımda lütfettiği rahmetine her adımda isyanla ve ihanetle karışılık ve¬rir.
Bu durumdaki hastaya yardım edebilmek için:
• Ona mutlaka bir şeyler yedirmeye değil, 3-4 gün hiçbir şey yedirme-meye gayret edilmelidir.
• Hastanın ateşi 39-40 dereceye kadar yükseldiğinde, onu düşürmeye gayret etmemeli tam tersine Allah'a şükretmelidir. 41 dereceye kadar yükselse bile, ateşe sabretmek gerekir çünkü, beyinde oluşan tıkanık¬lıklar sadece 40-41 derece ateş ile eritilip dışarı atılabilir. ("FK-havale" bölümüne bakınız.) Ancak ateş 39-40 dereceye kadar yükselince, has¬tanın her terlemeden sonra soğuğa yakın ılık su ile yıkanması ve başı¬nın soğuk su ve buz ile muhafaza edilmesi gerekir.
• Ateşli bir hastaya önce lavman yapılmalıdır. Çünkü bağırsak dolu olur-

sa, tüm zehirleri kana sızdırır ve hastanın durumunu ağırlaştırır. Bağır¬sak boş olduğu takdirde zehirleri kandan ve organlardan çeker.
• Bağırsak boşaldıktan sonra, soğuğa yakın ılık su ile banyo yaptırılır. Vü-
cut, zehirleri terlemeyle attığı için, hastalık devam ettiği sürece her gün en az 1-3 defa (aslında her terlemeden sonra) banyo yapmakta ve¬ya sirkeli ve limonlu su ile cildin silinmesinde büyük fayda vardır.
• Bu 3-4 gün süresince öksürüğü hafifletmek, böbrekleri çalıştırmak ve muhafaza etmek, kanı sulandırmak ve temizlemek için limon veya greyfurt suyu ılık su ile karıştırılarak hastaya içirilebilir. Ancak hasta içmek istemezse, onu zorlamamalıdır. Bu, beyin veya akciğerde ancak kuru açlıkla çözülebilecek fazlalık ve tıkanıklıklar olduğunun işaretidir.
• Kuvvetlenince hemen kalkmak, hareket etmek, dışarı yürüyüşe çıkmak
gerekir. Ateş inmeye (2. veya 3. gün) başlarsa, ense altından başlaya¬rak beline kadar 9-21 tane sülük koymak, sülükler düştükten sonra ke¬siklere vakum yapmak veya omuzlar ile kürek kemikleri arasına haca¬mat yaptırmak gerekir.
Genelde 4. günde hastalık biter ve insan onu unutur. Ancak iyileşmenin daha da derin olması için 4. gün veya durumuna göre 5. gün hastanın işta¬hı açılınca, ona akciğeri yumuşatıp temizleyecek ve öksürüğü çoğaltacak ilaçlar önerilir:
$ 3-4 hafta boyunca her sabah 1-3 adet limon suyu veya greyfurt suyu suyla içilir.
v Acıkınca, bal şurubuna 3-5 diş dövülmüş sarımsak veya 30-50 gr. so¬ğan suyu karıştırılır ve 2 hafta boyunca içilir. Bal şurubu, 200 gr. ılık suya 1 tatlı kaşığı hakiki bal karıştırılarak hazırlanır.
v Acıkınca, yeşil mercimek, kimyon, kekik, kırmızı pul biber veya kara¬biber ile pişirilir ve süzülür. Posasından ayrılan mercimek suyu 3 gün boyunca içilir.
v Acıkınca, 1 çorba kaşığı kavrulmuş keten tohumu, 14 tane kavrulma¬mış tatlı badem, 3 tane acı badem, bir tatlı kaşığı ısırgan tohumu öğü¬tülerek ikiye bölünür ve günde iki defa bal şurubu ile yutulur. Bu ilaç öksürüğü yumuşatır, balgamı söktürür, akciğeri temizler. 2 hafta bo¬yunca kullanılır.

Akciğeri kuvvetlendirme özelliği olan safran 5. günden başlayarak 2 hafta süresince içilir:
vğ Safran iplikçiklerinden 1 tutam alınır, 200 gr. su ile karıştırılır ve bir gün bekletildikten sonra süzülür. Safran suyundan bir-iki çorba kaşığı alınır ve su eklenerek günde 2 defa içilir.
Veya
ğ 1 kilo taze incir (taze incir yerine 250-300 gr. doğal bir şekilde kuru¬tulmuş incir 2 bardak su ile ıslatılır ve bir gece bekletilerek kullanılabi¬lir) + 3-4 tane tarçın kabuğu + 2 bardak su + 1 bardak şeker 10-15 da¬kika kaynatılarak, 5-6 saat bekletilir. Sonra yarım kilo bal, 2 çorba ka¬şığı toz zencefil eklenerek, 2-3 dakika düşük ateşte kaynatılır ve ateş kapatılır. Sonra sıcak su ile önceden ıslatılmış olan 1 çorba kaşığı (bir kutu) safran eklenir, bir gün bekletilir ve süzülür. Süzüldükten sonra bu şuruptan 50 gr. alınarak nane veya kekik çayı ile günde 1 -2 defa içi¬lir, yanında 1 -2 tane incir yenebilir.
40 7. günden başlayarak yeşil mercimekli ilaç yerine günde bir defa yemek
yenir.
İyileşmenin daha basit bir yolu 7 gün açlık yapmaktır. Neticesi mükem¬meldir. ("Açlıklar" bölümüne bakınız.)
Uyan: İran safranını hint safranı zardeçal ile karıştırmamak gerekir. İran safranı çiçek iplikçikleri halindedir ve rengi turuncuya yakındır. Zerdeçal ise kök veya kök tozu halindedir ve rengi altın sarışıdır.
Bu durumda hastalığa yapılan müdahale anlatılan sisteme uygun olduğu taktirde, hastalık büyük fayda ile geçer, hem kan hem de bütün organlar te¬mizlenir. Gördüğünüz gibi, burada hastalık yanlış beslenme ve yaşam tar¬zıdır. Hastalıklardan kurtaran da Allah tarafından yaratılan bağışıklık siste¬midir. Bronşit veya zatürre sadece, bağışıklık sisteminin bir vasıtasıdır. Se¬bebi bırakıp, vasıta ile uğraşmak ve Allah-ü Teala'nın kanunlarına karşı sa¬vaşmak faydasızdır, hatta zararlıdır.
Hadisi Şerifte: "Hastalarınızı yemek içmek için zorlamayın. Zira Allah, onlan yedirir ve içirir".
Ve: "Bir kimse üç gece ateşlenirse, anadan doğduğu gün gibi günahla¬rından çıkar".

Ve yine: "Kulun hastalığı hatalarını giderir. Ateşin altın ve gümüşün ki¬rini gidermesi gibi".
Ve: "Az yemek az günahtır" buyrulmuştur. Bu hadislerde hata, günah ve hastalık aynı anlamda kullanılmıştır. Bu durumda ilaç içerek veya ameliyat olarak sıhhat kazanmayı beklemek haksızlıktır, imkansızdır.
"Hastalığınızın günahlar, ilacınızın da istiğfar olduğunu unutmayınız."
Bir kadın Peygamber Efendimize gelerek "Ben saralıyım. Nöbet gelince üstümü başımı açıyorum. Allah'a dua ediver" dedi. Peygamber Efendimiz, "Dilersen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifa vermesi için Allah'a dua edivereyim" dedi. Kadın "Öyleyse sabredeceğim" dedi. Bu hadisteki kadın, cennet karşılığında Allah'tan bile şifa dilememiş, sabretmeyi seçmişÂ¬tir. Biz ise, en ufak bir rahatsızlıkta, içeriğini araştırmadan ilaçlara veya ameliyatlara sarılıyor ve cenneti umut ediyoruz.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir kişiye iki tabip getirdi ve buyurdu ki: "Bu ki¬şiyi tedavi edin." Tabipler 'Ta Rasulullah, bizler eski cahiliyet devrinde ilaç hazırlardık, tedavi ederdik. Şimdi İslam'a girdiğimizden beri tevekkülü seç¬tik." dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) "Tedavi edin. "buyurdu. Demek ki has¬talığa tevekkül etmek en mükemmel seçenektir, ancak tevekkül edemeyen¬leri tedavi etmek de caizdir. Fakat tedavi ararken "haram olan şeyle tedavi olmayın." uyarısını unutmamak gerekir.
Az yemeye başlayanlar bu hadislerdeki gerçekleri çok çabuk ve kolay¬ca anlarlar.
Tarihin hiçbir döneminde, bu kadar zararlı, bu kadar bol ve bu kadar çeşitli yiyecek bir arada tüketilmemiştir. Bunun sonucunda da insanın kara¬ciğeri çöplüğe, vücudu ise hastalık yumağına dönüşmüştür. Bu durumdan ilaç veya cerrahi müdahalelerle kurtulmayı düşünmek, facianın boyutunu bilmemekten kaynaklanır. Çok ve yanlış yeme alışkanlığı bırakılmadan, mide ve bağırsaklar tedavi edilmeden, hazım düzeltilmeden, karaciğer te¬mizlenmeden, oruç tutmadan hiçbir gıda, doğal da olsa hiçbir ilaç ya da bitki, tek başına bedenin iyileşmesini sağlayamaz. Allahü Teala'nın kanun¬larına göre, olsa olsa vücudun kendini iyileştirme sürecine katkıda buluna¬bilirler.
Allahü Teala, Hz. Adem (a.s.)'ı yaratıp, onun için yiyecekler yarattı. Farklı yiyecekler için hazım kaidelerini belirledi. Bu kaideleri değiştirmek

veya onlara bir şey eklemek imkansızdır. Demek ki bu kaidelere sımsıkı sa¬rılmaktan başka çaremiz yoktur.
İstatistiklere göre, ölümlerin birinci nedeni ülkeden ülkeye değişmekte¬dir. Türkiye'de birinci neden trafik kazaları, gelişmiş ülkelerde kanser, ge¬lişmemişlerde ise açlıktır. Ancak bütün ülkelerde, ölümlerin ikinci nedeni damar hastalıklarıdır, insanlar, ya beyin damarlarının hastalığı yüzünden, ya da kalp damarlarının hastalığı yüzünden ölmektedir.
Bize göre, sonradan ortaya çıkan bütün hastalıklar, sarsılmaz bir kanu¬na dayanarak, aynı sırayla gelişmektedir:
• Yanlış yaşam tarzı, yemek alışkanlıklarının bozukluğu ve zehirli madde
(katkılı yiyecekler ve içecekler, tıbbi ilaçlar, vücut bakım ürünleri ve de¬terjanlar) kullanımı sonucunda oluşan hazım bozukluğu ve vücutta atık madde birikmesi,
• Bunun neticesinde karaciğer dokularının toksik maddelerden etkilenme¬si sonucu kronik toksik hepatit.
• Bunun neticesinde damarlarda tıkanıklık ve kan dolaşımında bozulmalar.
• Bunun neticesinde organ dokularının bozulması ve hormonal sistemde dengesizlik.
• Bunun neticesinde organ fonksiyonlarının bozulması ve bağışıklık siste-
minde dengesizlik.
Öyleyse, damar hastalıkları insan ölümlerinde ilk planda, kazalar ise ikinci planda yer alır. Kanserin sebebi de bütün hastalıkların sebebine ben¬zediği için kanser de buraya dahildir. Gelişmemiş ülkelerdeki açlıktan ölüm de şüphelidir. Bu ülkelerde halk açlıktan değil, açken "insani yardım" ola¬rak gönderilen genetiği değiştirilmiş ürünleri ve çoğunlukla son kullanım tarihi geçmiş hazır katkılı yiyecekleri yedikleri, aşı ve tıbbi ilaçlara alışkın olmadıkları halde bunları kullandıkları için ölüyorlar. Bu ölümler aslında, kaza ölümleri grubuna dahil edilebilir. ("Açlıkla Tedavi" ve "GMO" bölüm¬lerine bakınız.)

TEMEL YİYECEK VE İÇECEKLER
"Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez."
Araf Suresi 31
"Ey iman edenleri Eğer siz ancak Allah'a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz nzıklann iyi ve temizlerinden yiyin
ve Allah'a şükredin."
Bakara Sûresi 172
"Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah'ın ismi anılmış
olanlardan yiyin."
Enam Suresi 118
Su
Hz. Muhammed (s.a.v.) "Bu dünyada ve öbür dünyadaki en iyi içecek sudur" buyurmuştur. Yeryüzünde çeşitli sular mevcuttur, ancak her su içile¬cek nitelikte değildir. Çünkü insan vücudunda metabolizmanın çalışması sadece buz strüktürlü yani hafif su ile mümkündür. Vücut, tüm işlemlerini yegane eritici olan su vasıtasıyla gerçekleştirir. Vücut neminin dengede tu¬tulması, yiyeceklerin hazmedilmesi, besin maddelerinin emilmesi ve hücre¬lere taşınması, fazlalık ve zararlı maddelerin eritilerek dışarı atılması bu işÂ¬lemler dahilindedir. Protein moleküllerini insan vücudunda birleştirerek tu¬tan şey hafif, buz strüktürlü sudur. Bina yapımında çimentonun kalitesi ne kadar önemli ise, insanın vücut yapımında su kalitesi de o kadar önemlidir. Çimento kaliteli ise bina yüzyıllarca ayakta kalır, kalitesiz ise malumdur, bina çöker.

Su molekülleri birbirine enerji bağlantısı ile bağlanarak strüktürel bir kafes oluşturur. Molekülleri birarada tutan bu enerji bağlantıları, dışarıdan gelecek olumlu ve olumsuz etkilere açık durumdadır. Suyu hafif ya da ağır hale getiren de bu enerjinin pozitif ya da negatif olmasıdır.
Japon araştırmacı Dr. Masam Emoto, topladığı su numunelerini dondu¬rup fotoğraflarını çekti. Tabii akan sular çok güzel kristaller oluşturdu, musluk suyu ise kristalleşemedi veya bozuk kristaller oluşturdu.
"Sevgi, "şükran" ve "melek" yazılı kağıtlara sarılan şişelerde bulunan su dantel gibi güzel kristaller oluştururken "şeytan" yazılı kağıtla çevirili şişe¬deki su, kapkaranlık bir delik görünümü verdi. Su, farklı müziklere ve re¬simlere de farklı tepkiler gösterdi.
Televizyon, bilgisayar, cep telefonu, mikrodalga fırın gibi elektroman¬yetik dalgaların suya verdiği etkinin de fotoğrafları çekildi. Fotoğraflarda¬ki kristallar "şeytan" sözcüğü karşısında elde edilen kristalle şaşırtıcı bir benzerlik gösterdi. Basit yazılar, dalgalar ve resimler su üzerinde bu kadar etkili olabiliyorsa, su üzerine okunan Allah'ın kelamı, Kuran ayetlerinin su¬yu ne kadar değiştirebileceği tasavvur bile edilemez.
Dışarıdan gelen söz, müzik, elektromanyetik dalgalar ve görüntülerin şişedeki suyu etkilemesi gibi, insan vücudunu oluşturan yüzde yetmiş ora¬nındaki su da aynı şekilde etkilenir.
Bilimsel araştırmalar ruhsal, bedensel ve zihinsel durumun kullanılan su¬dan doğrudan etkilendiğini ortaya koymuştur. Hasta bir bedende sıvı do¬laşımı durağan hale geçmiştir. Sağlıklı olması için bedende bulunan yüzde yetmiş oranındaki suyun saflaştırılması ve hafifleştirilmesi gerekir.
Sadece kaynağından alınan su saf olabilir.
Suların en üstünü zemzem suyudur. Dağ buzullarından ve eriyen karlar¬dan nehirlere akan sular, sağlıklı sulardan sayılır. Özellikle yüksek kaynak¬lardan aşağıya, taşlar üzerinden, şiddetli ve uzun süre akan, kesintisiz hare¬ket etmesi sonucu hafiflemiş sular sağlığa faydalıdır. Yağmur suyu da hafif sulardan biridir. Yalnız yağmur suyunu, yağmur şiddetli yağmaya başladık¬tan 15-20 dakika sonra toplamak gerekir. Çünkü ilk damlalarla havadaki kirler temizlenir. Yağmur suyu ishali durdurur, karaciğer ve böbrek hastalık¬larını hafifletir.
Yaşadığınız bölgede sağlıklı su bulmak mümkün değilse, evlerde bu su-

ya benzer su hazırlanabilir. Pet şişelere veya emaye tencereye su doldura¬rak buzlukta donmaya bırakın. Donmuş suyu erittikten sonra, suyun dibin¬de oluşan kalıntılar atılmalıdır. Bu durumda en hafif, en faydalı ve tadı en güzel su, buzdan yeni eritilen sudur. Buzdan eritilen su 10-12 saat canlı ka¬lır, sonra ağırlaşmaya başlar ve tadı değişir. Suyun ağırlaşmasını önlemek ve şifalı hale getirmek için suya Kur'an-ı Kerim okumak gerekir.
Yoğurt suyu, meyve ve sebze suları hafif, canlı, şifalı sulardır. Taze mey¬ve, sebze, bol kavun ve karpuz yiyenler suya muhtaç değildir. İyi suyun bu¬lunmadığı yerlerde meyve, sebze, karpuz yenmeli veya meyve ve sebze su¬ları tercih edilmelidir.
Durağan göl suyu, hareketinin azlığından dolayı ağır sudur. Yeraltı su¬larının, mağara ve kuyu sularının yapısı ise serttir. Nehir suyu ile kuyu su¬yunun karışımı, kaynatılmış ve kaynatılmamış suların karışımları, buz ile içilen içme suları sağlığa zararlıdır. Çünkü bu farklı yapılara sahip sular ha¬fiflik ve ağırlıkta birbirine uygun değildir. Farklı bölgelerin sularını veya farklı yapıdaki suları aynı gün içinde içmek zorunda kalan kişi, 4-5 saatlik arayla su içmelidir ki, birinci su diğeri gelmeden vücudu terk etmiş olsun.
Depolarda muhafaza edilen ve dükkanlarda satılan sular, en ağır sular¬dandır. Vücut bu suları hafifletmekte zorlanır, çok enerji harcar, çabuk yıp¬ranır, ihtiyarlar. Bu suları canlandırmak için, suya okumak veya gerekirse kaynatıp sonra buzlukta dondurmak ya da en azından, içmeden önce 3-7 defa bardaktan bardağa besmele ile boşaltarak suya hareket kazandırmak gerekir. Bu hareket sudaki negatif enerji içeren ve suyu ağırlaştıran bağlan¬tıyı kırarak suyu hafifletir.
Her alınan abdestten sonra birkaç yudum su içmek sünnettir. Sabah kal¬kıp abdest aldıktan sonra su içmek, bağırsaklardaki kalıntıları ve gazı indi¬rerek büyük abdestin kolay gelmesini sağlar. Büyük abdest sorunu olanlar ise her sabah yarım veya 1 bardak soğuk veya ılık su içmelidir soğuk veya ılık. Sıhhatli ve genç kalabilmek için insanın günde 1 -2 bardak hafif (okun¬muş su, yağmur suyu veya buzdan yeni eritilmiş su olabilir) su içmesi ve so¬ğuk suya alışması gerekir.
Soğuk suyun yerini hiçbir şey dolduramaz. Fakat unutmayalım Resulul-lah suyu üç solukta içer, böyle içmenin daha doyurucu, hastalıklara karşı daha koruyucu ve daha afiyetli olduğunu söylerdi.

Su ihtiyacı, insanın sıhhatine ve yediği yemek miktarına bağlıdır. İnsan vücudu da dünya gibi yüzde yetmiş sudan, yüzde otuz katı maddeden olu¬şur. Yani her 30-40 gr. kuru yemeğe karşılık 60-70 gr. su tüketmek gerekir (meyve ve sebze suları dahil).
Aşırı su içmekte hayır yoktur, çünkü su kana karışarak kan miktarını ço¬ğaltır. Kanın çoğalması kalbin kan pompalamasını zorlaştırır ve kalbin rız¬kı (atışların sayısı) çabuk tükenir. Hastalık halinde şifa niyetiyle, fazlalıkla¬rı eritmek ve çıkartmak için 1-1,5 litre su (meyve-sebze suyu ile) tüketile¬bilir. Fakat iyileşince, su miktarını hemen azaltmak gerekir.
Yedi durumda su içmek hastalıklara sebep olur:
Yorgunluk ve terlemeden sonra, banyodan sonra, yemek sırasında, ye¬mekten hemen sonra, meyve ve kavun yedikten sonra, ayakta ve yatakta. Bu durumlarda, çok susanırsa, ancak küçük bir kaç yudum içilebilir.
f İnsan tabiatına uygun olan, suyu günde 1 defa, sabah uyandıktan sonra ve yemekten 1,5-3 saat sonra içmektir. Su, sabah içildiğinde bağırsakların çalışmasına, yemekten 1,5-3 saat sonra içildiğinde, hazma yardımcı olur.
Yemekten önce de su içilebilir. Ancak burada küçük bir ayrıntıya dikkat et¬mek gerekir:
Yemeğin kokusunu aldıktan sonra su içmek doğru değildir. Çünkü, pişÂ¬mekte olan yemeğin kokusu algılandığı anda, ağız ve midede enzim üreti¬mi başlar. İçilen su bu enzimleri bağırsağa akıtarak sindirimi zorlaştırır. Böyle bir durumda en fazla birkaç küçük yudum su içmek mümkündür.
Maden suları kanı temizler, yaraları kapatır, beden kokularını giderir. Ancak günde bir bardaktan fazla maden suyu içilmeyeceği gibi her gün tü¬ketmek de doğru değildir. Kişinin sağlık durumuna göre, belirli maden su¬ları, doktor tavsiyesiyle, gerekli miktarda içilir.
Deniz suyu hemen hemen kükürtlü su kadar etkilidir. Kükürtlü kaplıca¬ların sıcak suyunda yıkananlar, dalak ağrısına ve dalak şişmesine, karaciğer hastalıklarına, romatizmaya, felce, alerjiye, yaralara, eklem ve cilt hastalık¬larına şifa bulur. Demir ve bakirli kaplıca suları, böbrek, dalak ve mide için çok faydalıdır.
Gençlerin soğuk suyla abdest almaları ve gusletmeleri fevkalade yarar¬lıdır. Soğuk su, sinirsel hastalıklara, böbrek ve yumurtalık iltihabına, ayrıca diğer iltihaplı ve ateşli hastalıklara iyi gelir. Ancak tüberküloz, sara ve ka-

raciğer hastaları tedavi olmadıkça soğuk su kullanamazlar. Ağır hastalık ge¬çirenlerin, ameliyattan çıkmış zayıf insanların ve yaşlıların ılık su kullanma¬sı daha uygundur. Sıhhati yerinde olanlar sıcak suya muhtaç değildir. Muh¬taç olsalardı, Allah-ü Teala suyu, kaplıca suyu gibi sıcak yaratırdı.
Peygamberimiz (s.a.v.) güneşte ısıtılmış su ile abdest almayı veya gus¬letmeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: "Güneşte ısıtılmış suyun kullanıl¬ması, cilt hastalığı meydana getirir." İmam-ı Safi Hazretleri güneşte ısıtıl¬mış su ile abdest alınmasını mekruh saymış hatta bu su ile çamaşır dahi yı¬kanmasını uygun görmemiştir. Oysa günümüzde, sokaklarda ve vitrinlerde, aylarca güneş altında beklemiş pet şişelerdeki suların günde 3-6 litre tüke¬tilmesi doktorlar tarafından tavsiye edilmektedir.
Son birkaç yıldır içme sularına, kokuşmasını önlemek ve tazeliğini ko¬rumak amacıyla karbon nanoparçaçıklar katılmaktadır. (Polikarbon su). Ağız yoluyla vücuda giren nanoparçaçıklar dokularda depolanır, hücreler¬deki metabolizmaya karışarak, mutasyonlara yol açabilir. ("Nanoteknoloji" bölümüne bakınız.)
Bal
Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Bal yiyin, zira içinde bal bulunduğu için, meleklerin rahmet dilemediği hiçbir ev yoktur. Bal yiyenin midesine bin deva girer ve milyonlarca günah uzaklaşır.Her sabah bal şurubu içenler hasta olmaz. Benim nazanmda, bal gibi şifa yoktur" buyurmuştur. Bal mide ve bağırsak bozukluklarına iyi gelir,- mide ve onikiparmak bağırsağındaki ülserlerin ve dış yaraların kapanmasını sağlar. Romatizma, kalp, akciğer, karaciğer ve cilt hastalıklarına iyi gelir. Damar sertliği, sinir bozukluğu ve kansızlığa faydalıdır. Bal hem kabızlığı gideren, hem de ishali durduran bir ilaçtır. Bal yemek insanı gençleştirir, genç ve dinç tutar.
Taşıdığı şifa sıfatlarından dolayı, bal hem bebekler, hem gençler hem de yaşlılar için gerekli bir besin maddesidir. Taze ve hakiki bal kovandan alın¬dıktan, yaklaşık 4-5 hafta sonra kristalleşmeye başlar. Donmuş balın kris¬talleri incedir. Büyük kristalli balın kalitesi düşüktür. Bazı cins ballar kris-talleşmeyebilir. En kıymetli bal ilkbahar ve yazın alınan baldır ve ilaç ola¬rak kullanılabilir. Sonbahar balı ise fazla şifalı değildir.

Y Bir nohut tanesi kadar propolis ve aynı miktarda balmumunun, bal ile
birlikte ağızda çiğnenmesi, burun damarlarındaki tıkanıklıkları gide¬
rir.
Y Bal, varis yaralarına, kangren yaralarına, ağızdaki yaralara, çıbanlara, ciltte meydana gelen iltihaplı yaralara uygunlanırsa, şifalıdır.
Y Şekeri yüksek olan hastalar da, bir çay kaşığından başlamak şartıyla, her gün 1 tatlı kaşığından bir çorba kaşığına kadar bal tüketebilirler ve hakiki bal tedavisiyle bu hastalıktan kurtulabilirler.
0 Bal, göze ve göz yaralarına merhem, ağız temizleyici ve damar açıcı olarak da kullanılır.
Y Aynı miktarda bal ve ılık suda eritilmiş kaya tuzu, kulağa damlatılır-
sa, kulağı iltihaptan temizler.
Y Bademcikler şiştiğinde ağızda bal tutmak faydalıdır.
Y Bal, uykusuzluğun en iyi ilacıdır.
Bal, yemek ile birlikte veya yemekten hemen sonra yenirse, tüm şifa özelliğini kaybeder, alerjik etki yapabilir. Balın fazlası şişmanlatır, tembel¬lik yapar, uykuyu çoğaltır. Tedavi amacıyla bal tüketmek isteyen, her sa¬bah veya akşam aç karnına 1 çorba kaşığı bal yiyebilir. Ancak yediği bu bal yemek öğünü yerine geçer, yani ardından yemek yenmez. Yanında su tü¬ketmede bir sakınca yoktur. Bir diğer seçenek de, sabah ve akşam yemek¬ten önce 1 tatlı kaşığı bal yemektir. Birkaç günü sadece bal ile geçirmek is¬teyenler ise, günde 100-150 gr. bal yiyebilirler. Her gün bal yiyenler gün¬de 1 çorba kaşığından fazlasına veya başka tatlılara muhtaç değildir. Balı parmakla veya tahta kaşıkla yemek peygamber adabındandır.
Bal buzdolabında değil, serin ve karanlık bir yerde saklanmalıdır. Eğer bal koyulan cam veya tahta kap sıkıca kapatılırsa, sahip olduğu şifa özelli¬ğini kaybetmeden senelerce saklanabilir.
Balın terkibinde %18 su, % 40 meyve şekeri (fruktoz),- % 34 üzüm şe¬keri (glikoz),- % 0,4 diğer şekerler,- % 0,3 protein,- % 7,1 madeni tuzlar, mikroelementler, fermentler, vitaminler ve diğer maddeler bulunur.
Bal, laboratuvarlarda, bu terkibe göre glikoz ve fruktoz oranı belirlene¬rek basit bir şekilde test edilir. Genellikle, balda glikoz ve fruktoz oranı normlara uygunsa diğer maddeler de mutlaka normlara uygundur. Bugün

bu testin önemi kalmamıştır. Çünkü Türkiye'de artık genetiği değiştirilmiş glikoz ve fruktoz üretilmekte ve yurtdışından getirilen, genetiği değiştiril¬miş bal aroması kullanılmaktadır. Bu şekilde mis gibi bal kokan çeşit çeşit karışımlar balmış gibi piyasaya sürülmektedir. Bu sahtekârlığı ispat etmek çok zordur, çünkü Türkiye'de, bu alanda yeterli sayıda ve nitelikte labora-tuvar ve uzman yoktur.
Bal ile hazırlanan ilaçlar:
P 1 kilo tereyağı, su içinde 5-10 dakika kaynatılır, su üzerine çıkan te¬reyağı toplanır ve 500 gr. bal ile karıştırılır. Yaralara, egzamaya ve yanıkların üzerine sürülür. Aynı karışım kahvaltıda ekmekle de yene¬bilir.
P 3 yemek kaşığı papatya 500 gr. sıcak suya konur ve 1 saat demlen¬
meye bırakılır. 40 dereceye kadar soğuduktan sonra süzülür ve üstü¬
ne 3 yemek kaşığı bal eklenir. Anjin, ağız, dil, mide ve bağırsak yara¬
larına kullanılır (gargara yapılır, içilir, lavman yapılır). 49
P 1 çorba kaşığı bal, 1 bardak elma suyu içinde eritilir ve her sabah aç karnına içilir. Bilhassa karaciğer hastaları için çok şifalıdır.
P 10 gr. kaya tuzu 50 gr. ılık su ile eritilir. Sonra bu tuzlu sudan gerekli miktar alınır ve aynı miktar bal ile karıştırılır. Her sabah-akşam ılık olarak 7-8 damla kulağa damlatılır. Ortakulak iltihabı, mantar ve ku¬lak uğultusuna iyi gelir.
P Ceviz yaprağı çay gibi demlenir ve süzülür. 40 dereceye kadar soğu¬duktan sonra bal eklenir. Her gün çay gibi içilirse, vücuda kuvvet ve canlılık verir.
Ballı sarımsaklı ilaç
10 tane limonun suyu, tahta havanda dövülmüş 10 baş sarmısak ve 1 ki¬lo bal ile karıştırılarak cam kavanoza konur. Ağzı 3 kat pamuklu bezle ka¬patılır, karanlık ve serin bir yerde 7 gün bekletilir. Yedi gün sonra kapağı kapatılarak buzdolabına konur. Yıllarca saklanabilir, ne kadar uzun kalsa o kadar kuvvetlenir. Hazırlanan karışımdan günde bir defa olmak üzere 4 çay kaşığı yutulur. Her defasında ağza 1 çay kaşığından fazla olmayan bir mik-

tar alınır. Bu miktarı çabuk yutmadan, ağızda dağılmasını sağlayacak şekil¬de dolandıra-dolandıra eritmek gerekir.
İlacın bu şekilde tüketilmesi önemlidir, çünkü ilacı midenin değil, ağız¬daki kılcal damarların emmesi gerekir. Her gün belli bir saatte aç karnına bu ilaç bitene kadar içilir. Bu mükemmel ilacın, bu şekilde tüketilmesi kalp ve beyin damarlarını temizleyerek açar. içilerek tüketildiğinde, mide ve 12 parmak bağırsağı ülserine, midedeki H. Pylori enfeksiyonuna son verir. Bu kür senede bir defa olmak üzere sağlıklı olanların hastalanmaması, hasta olanların ise iyileşmesi için kullanılır. Ayrıca 40 yaşın üzerindekiler bu ila¬cı her türlü derde karşı kullanabilirler.
NOT: Limon suyu yerine sirke de kullanılabilir ("Elma sirkesi" bölümü¬ne bakınız.)
Polen
Arı kovanlarında bulunan polen tüm hastalıklarda iyileşmeyi kolaylaştı¬rır. Arıların enzimi ile karışmış olan polen alerjik olamaz. Poleni herkes (küçük, büyük, yaşlı, genç, hasta veya sağlıklı) kullanabilir. Yetişkinler 1 çay kaşığı, küçükler ise yarım veya çeyrek çay kaşığı poleni aynı miktarda balla ve ılık su ile karıştırarak bir ay boyunca her sabah (akşam değil) ömür boyu kullanabilirler. Polen taze olmalıdır. Üzerinden bir sene geçince tüm faydalı özelliklerini kaybeder, alerji yapabilir. Polen, buzdolabında saklan¬malıdır ve kuru olmalıdır. Çünkü nemden bozulur, içinde bulunan yaklaşık 11 madde (natrium, kalium, çinko, bor, kalsiyum, titan, krom, barium vb.) su ile kimyasal bağlantıya girerek, sıhhat için zararlı hale gelebilir. Polen kullananlar proteinli yiyecekleri (et, yumurta, peynir, balık) azaltmalıdır, çünkü polen bol miktarda kıymetli protein içerir.
Arı sütü
Arı sütü romatizmaya, hormon dengesizliğine, kansızlığa, halsizliğe, mide ve bağırsak hastalıklarına, saç dökülmesine, akciğer, kalp ve diğer hastalıklara karşı kullanılır. Arı sütü Bl, B2, B3, B6, Bl2, C, H, PP, E vita¬minleri, aminoasitler ve organik asitler içermektedir. Arı sütü buzdolabın¬da saklanır.

Kullanma metotları:
P Her sabah-akşam 10-20 mg arı sütü aç karnına dilin altında eriyince¬ye kadar tutulmalı, hemen yutulmamalıdır. Yutulursa, midede şifalı özelliklerini kaybeder.
Veya
P Her sabah-akşam 10-20 mg. arı sütü 10-30 gr. bal ile karıştırılır ve ağızda eritilip yutulur. Veya
Y Her sabah-akşam 1 tatlı kaşığı taze öğütülmüş çörek otu ve 20 mg. arı sütü, 30 gr. bal ile karıştırılır ve yemekten önce ağızda eritilerek yutulur. Bir ay devam edilir. Bu işlem vücuttaki bezleri temizleyip dengeli çalışmalarını sağlar.
Propolis
Propolis, arı kovanlarında bulunan kahverengi zifttir. Propolis, yüksek 51 antimikrobiyal ve bakterisid etkisinden dolayı anjine, dişeti hastalıklarına, dış ve iç yaralara, yanıklara, egzamaya, mantara, basura, tüberküloza, fren¬giye, kemik hastalıklarına ve benzeri hastalıklara karşı kullanılır.
Kullanma metodlari:
v Nohut büyüklüğündeki propolisi eriyinceye kadar ağızda tutmak ve¬ya sakız gibi çiğnemek anjine, dişeti hastalıklarına, kemik erimesine, mide, ağız ve dil yarasına, diş ağrısına iyi gelir.
(r Bir kilo tereyağı emaye veya cam kavanozda kaynatılır, sonra 80 de¬receye kadar soğutularak içine 100-200 gr. propolis parça-parça kesi¬lerek eklenir. Bu karışım 80 derecedeki su kabında (bir kaba 80 dere¬ce sıcaklığında su konur ve içine tereyağ ve propolisin bulunduğu di¬ğer kap konularak) 20-30 dakika karıştırılır. İç hastalıklarında ve iç yaralarda sabah aç karnına 20 gr. yutulur. Cilt hastalıklarında cilde ve yaralara sürülür. Bu karışımı sağlıklı insanlar da ekmek üzerine sü¬rerek ve ballı bitkisel çayla kahvaltıda tüketebilirler.
V Propolis ısıtıldıktan sonra, siğiller üzerine konur ve iyice bantlanır.

Siğiller diplerinden çıkıp düşünceye kadar bekletilir.
Propolis buzdolabında, serin ve karanlık yerde yıllarca saklanabilir, şi¬falı özellikleri kaybolmaz, hatta durdukça çoğalır.
Meyve ve Sebzeler
Çiğ sebze ve meyvelerin hazmı kolaydır ve sağlıklı beslenme için yeter¬lidir. Meyve ve sebzelerdeki su, organik asitler, vitamin ve mikroelement-ler vücut için arındırıcı ve şifa vericidir. Tüm bu maddeler, meyve ve seb¬ze çiğ olarak yendiği zaman kıymetli olur. Pişirilen sebze ve meyveler, su¬yunu, organik asitlerini ve proteinlerindeki doğal strüktürü kaybederek vi¬taminlerden yoksun kalır. Kısacası, canlı olanlar can verirler. Mesela, do¬mates, veya ıspanak suları çiğ olarak tüketildiği zaman vücudun kireçlerini temizler, kansızlığı düzeltir, hastalıklara karşı direnci arttırır. Domates çiğ yendiğinde kemik erimesini ve hatta kanseri önler. Fakat pişirildiğinde içerdiği oksalasid zararlı hale gelir,- kireçlenme, damarlarda daralma, kan¬sızlık, böbrek ve safra taşı yapar.
Kurutulmuş sebze ve meyveler ise hemen hemen taze sebze ve meyve sıfatlarını taşır. Bu sebeple kurutulmuş meyveleri kaynatarak komposto yapmak doğru değildir. Bunun yerine, kuru meyveler 4 -7 saat suda bekle¬tilerek bu su içilir, meyveleri yenir.
Meyve mutlaka yemekten ayrı olarak veya yemekten önce yenmelidir. Buna mukabil sebze yemekten önce ve yemekle beraber tüketilebileceği gi¬bi, yemekten sonra da yenmesinde bir sakınca yoktur. Unutulmaması gere¬ken nokta şudur: Yemekten sonra yenen meyve hazmolmadan mayalanır, ispirto, sirke asidi, gaz oluşturarak çeşit çeşit hastalıklara ve ayrıca siroz hastalığına sebep olur.
Meyve ve sebze, kabuğu soyulmadan birkaç çekirdeğiyle yenmelidir. Karpuz, limon gibi meyvelerin az da olsa bir miktarını kabuğuyla yemek faydalıdır. Balkabağı, patates, patlıcan, kırmızı pancar gibi sebzeler fırında veya közde kabuğuyla pişirilir.
Katı meyve ve sebzeler sıkılırken de mutlaka kabuğu ile sıkılmalıdır (el¬ma, havuç vs.). Meyvelere şeker, süt, tuz eklenmez. Birkaç farklı çeşit mey¬ve de birbiri ile karıştırılarak yenmez. Ancak aynı cinsten olanları, mesela

portakal, greyfurt, limon ya da vişne, kiraz gibi meyveler, birlikte yenebi¬lir. Yalnız, aynı cinsten olup da rengi farklı ise (mesela kırmızı ve yeşil el¬ma) karıştırılarak yenmemelidir, gaz ve şişkinlik yapar. İki farklı meyve an¬cak 30 dakika-1 saat ara ile yenebilir.
Peygamberimiz Aleyhisselam taze hurmayı kaymakla, kuru üzümü ise ekmekle yerdi. Siz de sağlıklı iseniz, çilek ve hurmayı kaymakla, muzu bal¬la yiyebilirsiniz. Veya ekmeğiniz doğal, rafine edilmemiş, katkısız undan, doğal maya ile yapılmış ve tandırda pişirilmiş ise, onu nar veya üzüm ile yi¬yebilirsiniz. Meyve sularını ve meyveleri birbiriyle karıştırarak ilaç olarak kullanmak ise ancak bu konuyu bilen hekim tavsiyesiyle mümkündür.
Her meyvenin tadında şüphesiz hikmet vardır. Böyle olmasaydı, Allah-ü Teala bütün meyveleri aynı tat ile yaratırdı. Bir meyvenin tadını tuzla, şe¬kerle değiştirmeden önce bunu düşünmek gerekir. Sebzelerde de hüküm aynıdır.
Yetişme mevsiminde yenen meyve ve sebzeler hastalıkları iyileştirici özelliklere sahiptir, fakat mevsimi dışında yenen meyve ve sebzeler hasta¬lık yapabilir. Mesela, buzdolabında dondurulduktan sonra oluşan kimyasal değişikliklerden dolayı kavun, elma veya armut, mayalanarak alkol, sirke veya aseton üretir, hazım ve metabolizma bozukluklarına, bağırsaklarda aşırı gaza neden olabilir. Ya da uzun zaman saklanan meyve ve sebzede toplanan hormon ve kimyasal maddelerin molekülleri parçalanırsa, bu ye¬ni oluşum eskisinden daha da tehlikeli olabilir.
Meyve ve sebzenin en iyisi en taze olanı ve en yakın bahçe veya tarla¬dan gelenidir. Bir ekolojik ortamda faydalı olan meyve veya sebze başka ekolojik ortamda yaşayan biri için beklenen faydayı sağlayamaz, çünkü ekolojik çevre ve insan bir bütündür.
KurutulmuÅŸ meyve ve kuruyemiÅŸler
Meyvelerin kurutulması sırasında renklendirici ve güve-böcek yemesine karşı koruyucu, bozulmayı önleyici özelliği olan Sodyum sülfit (E221) kul¬lanılır. Araştırmalar sonucunda, sodyum sülfitin besin yolu ile alınmasının, öğrenme ve hafıza bozukluğuna sebep olduğu, beyin fonksiyonlarına zarar verdiği ve zamanla bu zararın daha da büyük boyutlara çıkmasının kaçınıl¬maz olduğu tespit edilmiştir.

Kimyasal maddelerle kurutulmuş meyve ve kuruyemişler arasında canlı kurt bulmak mümkün değildir. Çünkü ilaçlanmış meyveyi hayvan, kuş, kurt, böcek ve sinek asla yemez, hatta mikrop bile dokunmaz. Pazardan bir şey alırken, hangi meyveye arı ve sinekler hücum ediyorsa, onu almak ge¬rekir, çünkü o meyve ilaçlanmamıştır,- hangisine yaklaşmıyorsa, ona yaklaşÂ¬mamak gerekir, çünkü o ilaçlanmıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) getirilen kuru hurma kurtİu ise, kurdunu ayıklardı ve yerdi.
Süt
Göğüsten emilen anne sütü, bebek için en doğal ve iki yaşına kadar za¬ruri olan yegane besindir. İnsan midesi sadece 1 yaşına kadar süt için en¬zim üretir. Fakat çocuk-anne arasında kan uyuşmazlığı varsa yani, anne sü¬tünün proteinleri çocuğun vücudunun proteinlerine zıt geliyorsa, o zaman anne sütü çocuğun sağlığına karşı tehlike oluşturur. Böyle bir durumda ço¬cuk için sütanne aramak gerekebilir.
Göğüsten sağılarak ve bekletilerek içirilen sütün hazmı ağırlaşır ve ge¬rekli faydayı sağlayamaz. Her süt, inek sütü dahil, sağıldıktan hemen son¬ra ılıkken ve hiçbir şey karıştırılmayarak tüketilirse, ancak o zaman şifalı¬dır. Çünkü süt, yeni sağıldığında, hazmı kolaylaştıran mikroplar ve enzim¬ler içerir. Sağıldıktan sonra bekletilirse, sütü bozan mikropların çoğalması, sütü sağlığa zararlı hale getirebileceği için kaynatılması gerekir. Sütün haz¬mını kolaylaştıran enzim ve mikroplar 43-54 derece ısıda ölürler. Böylece kaynatılmış sütün hazmı ağırlaşır.
Bir ineğin sütü diğer ineklerin sütüyle karıştırılmamalıdır. Karışık, pas¬törize edilmiş ve katkılı sütlerin faydasından çok zararı vardır. Yukarıda be¬lirttiğimiz gibi insan, 2 yaşından sonra midesindeki süt hazım sistemini kaybeder. Artık süt, sütün kendisindeki ve bağırsaktaki mikroplar yardı¬mıyla hazmolunur. Eğer kişi antibiyotik tedavisi görmüş ise, antibiyotik, zararlı mikroplarla birlikte bağırsaklardaki mikropları da yok ettiği için, süt hazmolunmaz, bozulmaya başlar. Bozulmuş sütteki kalsiyumdan vücut ya¬rarlanamaz. Bozulmuş süt vücutta aşırı balgam oluşmasına, kireçlenmeye ve sonuçta kemik erimesine, karaciğer, dalak ve damar tıkanıklığına, katarak¬ta, sedef ve vitiligoya (alaca), safra ve böbreklerde taş oluşmasına, diş çü-

rümesi ve diş etlerinin bozulmasına sebep olabilir (bilhassa kan grubu "O" ve "A" olanlar için). Farklı ineklerden sağılarak karıştırılmış, pastörize edil¬miş süt ancak kaynatılarak, zencefil ile ve biraz ılıklaşınca bal ile karıştıra¬rak içilebilir. Sütlü yemeğin üzerine zencefil veya tarçın serpilebilir. Zen¬cefil, tarçın ve bal, sütün hazmını kolaylaştırır.
Bal ile içilen doğal süt rengi güzelleştirir, kilo aldırır. Yaşlı insanların ku¬ru ve soğuk mizacına bal ile içilen süt iyi gelir. Kuruluğu azaltır, soğuklu¬ğu dengeler. Tümör ve kansere,- karaciğer, dalak, böbrek ve deri hastalıkla¬rına,- baş ağrısı, kulak çınlaması ve baş dönmesi gibi hastalıklara süt zarar¬lıdır. Bu hastalıklar için yalnız deve sütü faydalıdır.
Süt içecek değil, yemektir. Onu küçük yudumlarla, ağızda bekleterek içmek gerekir. Süt içtikten sonra hızlı hareket etmek, uyumak (bilhassa kan grubu "O" ve "A" olanlar için) veya bir şey yemek iyi değildir, bunlar böb¬rek ve mesanede taş oluşmasına sebep olur.
Karışık ve pastörize edilmiş süt için en iyisi kaynatıp yoğurt yapmaktır. Yoğurdun mayasındaki mikroplar sütün hazmedilmesini sağlar. Mikroplar¬la hazmedilen süt yoğurt olur ve vücut da onu rahatlıkla sindirebilir.
vğ Salatalık ile yenen yoğurt yüksek ateşi indirir.
™ Kaynatılmış yoğurt ishali, hatta kanlı ishali dahi durdurur. Fakat yo¬ğurt kaymağından ayıklanarak kaynatılmalıdır.
0 Yağlı yoğurt yeni yanıklara, bilhassa güneş yanıklarına sürülürse, ağ¬rıları dindirir ve kısa zamanda iyileşmesini sağlar.
Evde mayalanmış doğal yoğurt suyu:
ğ Yoğyjiğuğu kanı temizler, karaciğer ve dalaktaki tıkanıkları açar, böbrek taşlarını eritir ve sarılığa çok iyi gelir.
vğ Ayrıca, yoğurt suyu ile yapılan pansuman yaraları temizler ve kapa¬tır, çillere sürülürse çilleri yok eder. Uçuğa sürülürse, kısa zamanda iyileştirir.
r Aç karnına içilirse, gazı giderir, bağırsaklardaki doğal mikropların yaşamasına yardımcı olur.
vğ Aşırı derecede zayıf olanlar güne yoğurt suyu içerek başlarlarsa, yo-

ğurt suyu kanı temizleyerek, aşırı sıcak safrayı soğutup azaltır. Bağır¬sakları ve dalağı rahatlatır. Hazmı kolaylaştırır ve kilo almaya yar¬dımcı olur.
™ Saçlar yoğurt suyu ile yıkanırsa parlar ve çabuk uzar.
Eski alimler sütün yapısının, hayvanın rengine, boyuna, zayıf ya da şişÂ¬manlığına, vücut yapısına, etinin sert veya yumuşak oluşuna, diğer bir de¬yişle mizacına göre, değiştiğini bilirlerdi. Yani sütün özellikleri, hayvanın mizacı ile yakından bağlantılıdır, insanlarda ve bitkilerde olduğu gibi hay¬vanlarda da 4 farklı mizaç vardır. (İnsanlarda 4 mizaç ayrımına en uygun ayrım 4 farklı kan grubudur.) Bu yüzden her insan, her ineğin sütünü içe¬mez. Ancak kendi mizacı ile aynı mizaca sahip ineğin sütünü tüketebilir. Bu, tıpkı annenin sütünün bazen çocuğuna uymaması gibidir. Bu yüzden bir ülkeye ait olan hayvan türünü başka bir ülkeden getirilen hayvan türüyle değiştirmek veya farklı ineklerden sağılan sütü karıştırarak tüketmek sağlık¬lı değildir, hatta bazen tehlikelidir.
Toplumumuzda, Peygamberimiz Aleyhisselam'ın "Süt içinizi" emri yay¬gın olarak bilinmektedir. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselam bunu, ömrün¬de hiç suni yem yemeyen, sadece bir deve, bir koyun, bir keçiden veya bir inekten yeni sağılmış sütü içen ve hayatında hiç antibiyotik almamış insan¬lar için buyurmuşlardır. Günümüzde antibiyotik ile tedavi olmayan bir kimse bulunmadığı gibi, doğal beslenen hayvandan yeni sağılmış sütün ta¬dını bilen insan da yoktur.
Süt üretimini artırmak için ineklere verilen büyüme hormonu, insanda¬ki büyüme faktörünü (IGF-1) arttırabilir. Büyüme faktörü, hemen hemen bütün dokularda hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak kansere neden olabilir.
Bu nedenle katkısız mandıra sütü ve ürünlerini tüketmek daha sağlıklı¬dır.
Peynir
Peynir, sütün suyu (yani yoğurttaki yeşil su) ayrıştırılarak elde edilir. Dolayısıyla peynir, süt ürünleri içinde hazmı en ağır olandır. Peynirin haz¬mını kolaylaştırmak ve kaybedilen yeşil suyu kompanse etmek için peyniri

domates, salatalık ve yeşillikle tüketmek gerekir. Çiğ sebzeler hafif su içer¬diği için peynirin hazmına yardımcı olur. Eski hekimler, "Peyniri yalnız ye¬mek hastalık verir, lakin ceviz ile birleştirene şifa vardır1', demişlerdir. Uzun ömürlü süt gibi bozulmayan peynirin, yani koruyucu madde katılan peyni¬rin hazmı da ağır olur. Peynirin fazlası vücutta kireçlenme, böbrek ve me¬sanede taş, damarlarda tıkanıklık ve kemik erimesi yapar. En iyi peynirler koyun ve keçi peyniri, eski kaşar, tulum peyniri ve beyaz peynirdir. En ağır olanı taze kaşar ve krem peynirdir.
Türkiye'nin bazı bölgelerinde halk, peyniri küflendirerek yer. Küflen¬miş peynir yeme geleneği olmayan bazı insanlar da küflü peyniri severler. Bunun sebebi kan grubu "O" olanların peyniri hazmetmekte zorlanmasıdır. Küflü peynirde oluşan mikroplar, peynirin hazmını kolaylaştırdığından, bu tür peynirin sindirimi daha kolay olmaktadır. Kan grubu "0" olanların pey¬niri haftada 2-3 defa ve 50-60 gramdan fazla tüketmemesi gerekir.
Tereyağı 57
Eski zamanlardan beri merhem ve ilaçlar için kullanılmaktadır. Mide ve bağırsakları rahatlatıcı, vücudu kuvvetlendirici özelliğe sahiptir.
"O" ya. da "B" kan grubuna sahip sağlıklı insanlar haftada 2-3 defa tere-yağı tüketebilip Ancak tereyağı "A" ve "AB" kan grubu taşıyanların tabiatı¬na uygun değildir. Onlar tereyağını hazmedemezler. Hazmedilemeyen ka¬lıntılar sivilce, çıban oluşumuna ve damar tıkanıklığına yol açar. Nüfusunun çoğu "A" grubu kan taşıyan Tibet'te halk tereyağını küflendirerek yer.
Ekmek
Bütün vitaminler, enzimler, mikroelementler buğday tanesinin oğulcu¬ğunda, kabuğunda ve kabuk altında toplanmıştır. Tanenin merkezinde ise sadece "derin uyku halindeki" nişasta vardır. Buğday ıslatıldığında, su, en¬zimleri eriterek, mikroelementleri ve vitaminleri canlandırır ve nişastaya akıtır. Enzimler nişastayı hafif şekere çevirerek, oğulcuğa gönderir. Oğul¬cuk harekete geçer, filiz çıkarır ve hayat başlar. Enzimlerin buğday kabu¬ğunun içinde hapsedilmesi ve nişastanın uyku halinde tutulmasının hikme¬ti enzimlerin nişasta ile karışmaması, buğdayın zamanından önce filizlen-

memesi ve yıllarca, hatta bin yıllarca bozulmadan saklı kalabilmesi içindir. Demek ki, buğdaydan un yaparken, kabuklan (kepeği) eleyerek atmak ve sadece ağır ölü nişastayı un olarak kullanmak cahillikten başka bir şey de¬ğildir. Peygamberimiz (s.a.v.) buna asla izin vermezlerdi. Sehl İbni Sa'd ra-diyallahu anh: "Resulullah aleyhissalatu vesselam vefat edinceye kadar, be¬yaz ekmek görmedim, elek görmedim" demiştir.
Beyaz undan yapılan ekmeklerin hazmı ağırdır, kanın asitini yükseltir, safra, böbrek ve mesanede taş toplanmasına, kılcal ve toplar damarlarda tı¬kanıklıklara sebep olur. Taze mayalı ekmek ise bağırsakta B vitamininin üretimini yapan mikropları pasifize eder. B vitamini eksik olan vücut, sinir¬sel dengesizliğe ve kansızlığa maruz kalır. Sıcak olarak yenen mayalı ek¬mek bir çok hastalığın, ayrıca, bağırsak kurtlarının oluşması için yeterli bir sebeptir. Mayalı ekmek piştikten en az 3 saat sonra yenmelidir. Fakat ma¬yasız yufka veya doğal mayalı hamurdan yapılmış tandır çörekleri bazen sı¬cak da yenebilir.
- Vücuda hayat veren ekmekler amarant veya nişasta buğdayı gibi eski buğdayın ince, kepekli ve taze unundan ömer otu (şerbetçi otu) veya no¬hut mayası gibi doğal mayalarla tandırda pişirilen ekmeklerdir. Böyle bir ekmek hamurturuşla da yapılabilir. Hazır hamurdan bir parça alınarak bir sonraki ekmek yapılıncaya kadar saklanır. Tekrar hamur yapılacağı zaman maya olarak bu parça kullanılır. Bu hamurdan da bir parça saklanarak tek¬rar ekmek yapana kadar bekletilir. Hamurturuşla yapılan hamur geç kaba-rır. Örneğin, hamurturuş, hamura akşam konduğu taktirde, hamur ancak ertesi sabaha kabaracaktır. Ekmeğin hazmını kolaylaştırmak için, hamura tercihinize göre çörek otu, zencefil, anason, keten tohumu, kakule, dereo¬tu tohumu, üzerine de susam ekleyebilirsiniz. Ekmek yapımında birçok farklı un birbirine karıştırılmamalıdır, çünkü bu, ekmeğin hazmını ağırlaşÂ¬tırır (buğday unu, çavdar veya arpa ile karıştırılabilir). Buğday ekmeğini ar¬ka arkaya 2 günden fazla yememek, çavdar, pirinç, arpa, yulaf unundan ya¬pılan ekmekler ile dönüşümlü yemek gerekir. Ekmek, yağla, balla, reçelle ve yağlı sebze yemekleriyle yenebilir. Ancak et, balık, tahıl ve süt gibi yi¬yeceklerle yenen ekmeğin hazmı ağır ve sıhhate zararlı olur.
Büyüklerimiz buğday ya da arpa ununu su, yağ ve bal ile karıştırarak, kü¬çük ekmekler yapar ve açık havada kurutarak yerlerdi. Böylece, başka ye¬meklere ihtiyaç duymadan sağlıklı bir şekilde 100 yıldan fazla yaşamışlar-

dır. Ancak bugün eski buğday türleri, arpa, çavdar, kara buğday artık tari¬he karışmıştır. Bunların yerini genetiği değiştirilmiş ve terminatör gen ile silahlandırılmış yeni tahıl türleri almıştır. Terminatör gen eklenen buğday¬dan ertesi sene için tohum almak mümkün değildir.
Genetiği değiştirilmiş buğdaylar, (tip 405-550 gibi) yüksek miktarda yapışkan albümin içerdiği için, hazmı ağırdır (bilhassa kan gurubu "O" olanlar için). Bu tür buğday ürünlerini yalnızca bütün tahilları çok iyi haz-medebilen kan grubu "A" ve "AB" olanlar hazmedebilirler. Kan grubu "B" olanlar bu buğday ürünlerini hazımda zorlanırlar. Kan grubu "0" olanlarda, buğdayın yapışkan albümini mide zarını aynen soyar gibi etkiler, mide asi¬dinin yükselmesine, gastrit, ülser, H. Pylori enfeksiyonuna, damar tıkanık¬lığı ve ateşli hastalıklara, kandaki PH dengesizliğine, alerji, romatizma, mantar, astım ve deri hastalıklarına neden olabilir. Un için kullanılan katkı maddeleri ve ekmek yapımında kullanılan genetiği değiştirilmiş maya, ek¬meğin zararını daha da arttırır.
Unda kullanılan katkı maddeleri:
• Yapışmayı önleyiciler: Oxysterin, Oleic asit, Gliserin (yağlardan elde edilir), Amylase (domuz midesi, küf mantarı veya GM bakterilerden elde edilir), Cystein/Cystin (insan, domuz ya da at kılından veya GM bakterilerden elde edilir).
• Beyazlatıcı ve nem tutucular: E171 (Titanyumdioksit), E173 (Alümin¬yum kaynaklı katkı).
• Koruyucular: Ascorbikasit, tuz.
• Kabartıcı: Sodyum karbonat.
• Sıkıştırıcı: Kalsiyum karbonat-tebeşir.
("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.)
Et
Her hayvanın genci, erkeği, siyahı ve yağlısının omuz, sırt ve kemiğe sarılmış eti daha lezzetli, daha hafiftir. Her hayvanın sağ yanındaki et sol yanındakine nazaran daha lezzetlidir. Kırmızı koyunun eti siyah koyunun eti kadar lezzetli, hazmı ise daha kolaydır. Beyaz koyunun eti hafif, gri ko-

yunun eti ağırdır. Bir yaşındaki siyah, yağlı ve erkek keçinin eti lezzetli ve hafiftir. Kuzu, oğlak ve buzağı eti en iyi ve en hafif etlerdir. Oğlak eti, ku¬zu etinden daha kolay hazmedilir ve daha az kalıntı bırakır. Kurutulmuş etin hazmı ağırdır, fakat buzdolabında beklemiş etten daha iyidir. Peygam¬ber efendimizin at eti yemeye izin verdiği, fakat eşek etini yasakladığı sa¬bittir.
Allahü Teala, En'am suresi, 146. Ayet'te "Yahudilere tırnaklı hayvanla¬rın hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsak¬larında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki iç yağlarını (yi¬ne) onlara haram kıldık" buyuruyor. Onlara kırmızı et yasaklandığına göre, eti hazmedebilme kabiliyeti de kısıtlanmış veya kaldırılmış olmalıdır. Bilim adamlarının yaptığı son araştırmalar bunu tasdik ediyor. Gerçekten kırmı¬zı eti hazmetmekte zorlanan veya tam hazmedemeyen bir gurup insan var¬dır ki bunlar kan gurubu "A" olanlardır. Onların midesi etin hazmını sağla¬yan asidi o kadar az üretir ki, kırmızı eti parçalayamaz. Türk nüfusunun bü¬yük çoğunluğunun (bilhassa Karadeniz ve Ege bölgesinde yaşayanlar) kan gurubu "A"dır. İlginç olan, Karadenizlilerin çoğu dana iç yağı kullanır fakat eti sevmezler.
Peygamberimiz (sav): "Sığır ve dana eti devamlı yenilecek olursa: Ala¬ca (vitiligo), sedef (psoriazis), cüzzam (lepra), fil hastalığı ve daha birçok hastalıkları meydana getirir" buyurmuştur.
Bu ayet ve hadisten ve yapılan bilimsel araştırmalardan anlaşılıyor ki midesi az asit üretenler (kan grubu "A") bu eti hazmedemez, sadece çürü¬tür. Çürümüş et kalıntıları kılcal damarları tıkar, kanser, cüzzam, sedef, vi¬tiligo, varis ve fil hastalığı gibi hastalıklara yol açar. Bu sebeple kan grubu "A" olanların tavuk, hindi, keklik, oğlak ve kuzu eti gibi daha az mide asi-diyle parçalanan etler ve balık tüketmesi gerekir.
Bütün yabani etlerin en güzeli ceylan yavrusu eti ve tavşan etidir. Tav¬şan eti idrarı artırır, böbrek ve mesanedeki taşlan parçalar (özellikle "B" ve "AB" kan gurubu taşıyıcıları için faydalıdır).
Dana eti insan tabiatına sertlik, koyun eti ise yumuşaklık verir. İnek, ke¬çi ve deve etinin hazmı zordur. Bu tür etleri, midesi çok asit üretenler (kan grubu "O" ve "B" olanların midesi) kolaylıkla hazmeder.
Kurban eti insan vücudu için mükemmel bir temizleyici niteliğindedir.

Yiyene ishal yapabilir, ateşi yükseltebilir ve eklemleri şişirebilir. Bu, kurban etinin tesiriyle oluşan, iyileşme belirtileridir. Kesildikten üç gün sonra et kurban eti olma özelliğini, şifa özelliğini kaybetmeye başlar. Belki bu se¬bepten Peygamberimiz (s.a.v.) ilk önce kurban etini 3 günden fazla sakla-mamayı emretmiş, daha sonra 3 günden fazla saklamaya izin vermiştir. Et, işitme ve görme duyusunu geliştirir, aklı ve vücudu güçlendirir.
Közde, fırında pişirilmiş et, kaynatılarak pişirilmiş etten daha kuru olur. Onu çiğ yeşil sebze ile yemek gerekir. Biber, defne veya ardıç yaprağı, sa¬rımsak, soğan, zencefil, kekik, kimyon ile pişirilmiş etin sıfatı baharatların sıfatlarıyla zenginleşir. Eti ekmekle değil, yeşil yapraklı sebzelerle yemek gerekir. Bu etin hazmını kolaylaştırır ve eti hazmedemeyenler için zararını azaltır. Bir hayvanın eti diğerinin eti ile veya bir hayvanın eti diğer hayva¬nın yağı ile karıştırılmamalıdır. (Sebep "Süt" bölümünde anlatılmıştır.) Etli yemek yapılacağı zaman, bu yemeği o etin yağında pişirmek en iyisidir, çünkü et ve etin yağı birlikte kolay hazmedilir. Et, kendi yağından başka, hayvanı veya bitkisel yağı özümsemez. Hayvansal yağ da etsiz kolay sin-dirilemez.
Sosis, salam, pastırma, sucuk gibi işlenmiş et ürünlerini ise, en az iki se¬bepten dolayı yemek mümkün değildir. Birincisi, bu ürünlerde farklı hay¬vanların eti ve yağı karıştırılıp kullanıldığı için,- ikincisi, bütün işlenmiş et ürünlerinde katkı maddesi olarak sodyum nitrit ve sodyum sülfit kullanıldı¬ğı için. ("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.)
Hayvanın yağı, özellikle iç yağı ve koyunun kuyruk yağı, yemeklerde ve ilaç yapımında, kemikleri ise şifalı çorbalar hazırlamak için kullanılır. Sonbahar ve kış mevsiminde et yemek, ilkbahar ve yaz mevsiminde ise et¬ten sakınmak sağlığa daha uygundur. Sağlıklı insan haftada 1-2-3, hatta 5 defa et yiyebilir. Peygamberimiz Aleyhisselam "Şüphesiz et yemeklerin efendisidir" buyurmuştur. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselam'ın "Devamlı et yemek ve et çorbasına devam etmek sıkıntı verir,- kalbi katılaştınr" bu¬yurduğu da malumdur.
Etin cinsiyle beraber hayvanın nasıl kesildiği de son derece önemlidir. "Allah size ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı". Bakara Suresi 173
Allah (c.c.) bu yasağı Kur'an-ı Kerim'de birkaç yerde tekrarlamaktadır.

Elektroşok verilerek kesilen hayvanın eti ölü hayvanın eti gibidir, sade¬ce detaylar farklıdır. Bu şekilde kesilen etin zararını anlamak için şöyle bir misal verilebilir:
Mükemmel donanımlı bir şehir düşünün. Şehrin savunma sistemi çok güçlü tek bir bilgisayarla yönetiliyor. Binlerce hatta milyonlarca kimyasal, biyolojik, çeşitli toksinler üretebilen, genetik mutasyonlara uğratabilen ve aklınıza gelebilecek her çeşit silah bu bilgisayara bağlı. Bu şehri işgal etmek isteyen akıllı birisi, savunma sisteminin merkezi olan bilgisayar ile savunma aletleri arasındaki bağlantıyı keserek şehre hiçbir zarar vermeden şehri, bü¬tün güzellikleriyle olduğu gibi alır ve kullanır. Ancak akılsız birisi direkt bilgisayarı bombalamaya başlar. Bilgisayar bozulur ve buna bağlı silahlar kontrolsüzce şehir halkını ve yerleşim alanlarını tahrip eder. Halk zehirle¬nerek, şişerek, delirerek ölür veya yaralanır, yerleşim yerleri de harap olur. İşgal edicilerin elinde kokuşmuş, harap olmuş, sağlığı tehdit eden leş dolu bir şehir kalır.
Bu misalde bilgisayarın bağlantısını kesenler doğru davrananlardır,- yani beyne giden ana damar ve sinirlerin bağlantısını kesme suretiyle hayvanın kanını akıtanlardır. Bu durumda beyin bir anda kansız kalarak bayılır ve hiçbir tepki vermez. Fakat bütün kan dışarı atılana kadar kalp çalışmaya de¬vam eder ve böylece hayvanın eti kanda dolaşan ve eti zehirleyen tüm maddelerden temizlenir. Elektroşok ile bayıltıldıktan sonra kesilen hayva¬nın etine gelince. Elektroşok hayvanın kalbini durdurur veya korkunç bir aritmiye uğratır,- fakat beyin çalışmaya devam eder ve bedeni savunmak için yüksek miktarda, farklı hormon ürettirir. Kan hareketsiz olduğu için içinde bulunan toksinleri, hormonları, atıkları, mikropları, kokuşmuş gaz¬ları kemiklerde ve eklemlerde bırakır, etlere sızdırır. Et de leş sıfatlarına bü¬rünür.
Yukarıda gördüğümüz gibi Allah (c.c.) kırmızı eti sadece yahudilere ya¬sakladı, ancak ölü hayvanın etini, kanı ve domuz etini tüm insanlara yasak¬ladı. Bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucunda hiçbir insan toplulu¬ğunda domuz eti için hazım sistemi olmadığı ortaya çıktı.
Her hayvanın sindirim sistemi her birine özel olarak verilen rızka uygun yaratılmıştır. Bu sebepten ötürü hayvanlar sadece onlara özel rızıkları haz¬medebilirler. Doğal beslenen hayvan sağlıklıdır, onun eti, yağı, kemikleri temizdir. Fakat çağımızda hayvanlar fabrikalarda hazırlanan ve hormon,

antibiyotik, GM bakteriler ile üretilmiş protein, vitamin ve diğer GM baz¬lı katkı içeren yemlerle ve genetiği değiştirilmiş ürünlerle beslenmektedir. Hatta, yem olarak , bayat, bozuk, ve karışık yemek artıkları, tarihi geçmiş cips, bisküvi, kek, şeker ve benzeri şeyler marketlerden toplanarak veril¬mektedir. Neticede insan gibi hastalanan hayvan, tıpkı insan gibi ağır ilaç tedavisi görmeye başlar. Ve bu hayvanın eti, yağı, kemikleri yukarıda an¬lattığımız faydalardan yoksun kalır, hatta sağlık için tehdit oluşturur. Bu nedenle et alırken, özellikle kemik, yağ, karaciğer, böbrek, kalp ve beyin tüketirken, bunlardan henüz etkilenmemiş genç hayvanların etini tercih et¬mek gerekir.
2007 yılının baharında, ilk defa klonlanmış hayvanların eti ve sütü ABD marketlerinin raflarında yerlerini almıştır. Bu hayvanların etleri ve sütleri uzun zamandan beri bazı üçüncü dünya ülkelerinde ucuz ürün olarak satıl¬maktaydı. Klonlanmış inek, domuz ve keçiler konusunda yetkililerin sa¬vunduğu tez, bu hayvanlardan elde edilen ürünlerin, her gün tükettiğimiz normal ürünlerle aynı kalitede olduğu ve hiç bir zararının olmadığı yönün¬dedir. Bu da klonlanmış etin market raflarında yerini almasında hiç bir sa- 63 kıncanın görülmediği anlamını taşımaktadır. Üstelik bilim adamları bu tip ürünlerin ambalajlarında hangi yolla elde edildiklerini bildiren etiketlere gerek olmadığını da düşünüyor.
Klonlanmış hayvanlar üzerinde çalışan bilim adamları insanların yıllar¬dan beri renklendirici, aroma, tatlandırıcı, et yerine GM soya kıyması gibi yapay gıda tüketmeye alıştığını ve sentetik yiyeceklerin insanlara hiçbir za¬rar vermediğini iddia ediyor. Fakat sonuçları tam araştırılmadığı için bu ürünlerin vereceği maddi zarar henüz belli değildir. Ancak manevi zararı açıktır. Nisa suresi, 118-119 Ayet'te anlatılan usulle yetiştirilen hayvanların eti ve sütü muhakkak haramdır. ("GMO" bölümüne bakınız.)
Tavuk
Horozun iyisi henüz ötmeyeni, tavuğun ise yumurtlama dönemine ulaşÂ¬mayanıdır.
Kekik, kimyon, karanfil ve dereotu ile pişirilen horoz eti eklem ağrısı¬na, gaza, mide ve bağırsak iltihaplarına iyi gelir. Tavuk eti aklı güçlendirir, meniyi artırır. Doğal beslenen tavuğun yağı ve suyu yemekler için kullanı-

labilir. Ancak hormon, antibiyotik, vitamin ve diğer kimyasal ilaçlarla ve hazır, katkılı yemlerle yetiştirilen tavuğun etini, yumurtasını ve yağını kul¬lanmak doğru değildir.
Doğal da olsa, tavuk etinin hazmında ve emiliminde zorlanan bir grup insan vardır ki bunlar kan grubu "B" ve "AB" olanlardır. Tavuk etinde onlar için zararlı bir protein bulunmaktadır. Bu protein bağışıklık sistemini zayıf¬latır ve hastalıkları tetikler.
Yumurta
Taze doğal yumurtanın beyazı çiğ olarak içildiğinde zehirlenmeye, ses kalınlığına ve kısılmasına iyi gelir. Protein, doymamış yağ ve mineral kay¬nağı olan yumurtayı herkes tüketebilir.Yapılan çalışmalar, taze yumurtanın kalp hastalıkları ve yüksek kolesterolle ilişkisi olmadığını ortaya çıkarmışÂ¬tır.
En iyi yumurta doğal beslenen tavuğun, yumurtlama dönemi başında 64 yumurtladığı ve 1-3 günlük taze yumurtadır.
Haftada bir-iki defa yumurta yemek yeterlidir. Fakat yumurta sevenler haftada üç-beş defa taze doğal yumurta yiyebilirler. Taze yumurtayı çiğ olarak, veya yağ içinde yarı pişirerekğyeya 3 dakika kaynatarak yemek fay-dalıdır. 5 dakika kaynatarak da yenebilir. Bu şekilde yenen yumurta alerji yapmaz. Fakat 5 dakikadan fazla kaynatılan veya 10 günden daha bayat olan yumurta zararlıdır. Unlu gıda mamulleri ve bisküvilerdeki yumurta to¬zu yani bayat yumurta, pastörize edilmiş yumurtalar ve buzdolabında ay¬larca beklemiş yumurtaların proteinleri kan dolaşımına geçerek, ağır zehir gibi çalışmaya başlar, böbrekleri olumsuz etkiler ve vücut ona karşı şiddet¬li alerjiyle tepki verir.
Yumurtanın tazeliği şu şekilde tespit edilir:
Bir kabın içine tuzlu su doldurup yumurta suya bırakılırsa taze yumurta kabın dibinde yatay halde durur. Yumurta kabın içinde dik dursa, orta ta¬zeliktedir. Ancak suyun üzerinde yüzen yumurta bozulmuş demektir.
Taze yumurta kırıldığı zaman yumurta akı saydamdır, sarısı dağılmamış esnek ve kubbelidir.
Bayat yumurtaların hava boşluğu büyümüş ve içi bozulmuştur,- sallandı¬ğı zaman ses çıkarır.

Tavuk yemi:
Bu gün tavuk yemi genetik yapısı değiştirilmiş mısır, soya ve buğday gi¬bi tarımsal ürünlerden üretilmektedir. Tavuk yemine GM mikroplar ile üre¬tilmiş protein, vitamin, enzim, hormon ve antibiyotikler, bozulmayı önle¬yiciler (formaldehit ve nitrat-nitritler gibi) ve pek çok katkı maddesi ekle¬nir. Yumurta sarısının daha sarı, kabuğunun renkli olması için, yeme renk-lendirici El61 (Xanthophyl) de eklenir. Xanthophyl üzerine araştırmalar yetersizdir ve etkisi bilinmemektedir. Ancak tavuğun yağında ve yumurta¬da bu maddeye rastlanmıştır. ("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.)
Yağlar â€? ;
İnsan vücudu yağa yağa ihtiyacı vardır: Bütün hücre duvarları yağ içe¬rir. Yağ, iç deri altında, organların ve kasların çevresinde toplanarak depo¬lanır ve onları dışarıdan gelen tehlikelerden korur. Vücut ısısını ve su kay¬bını kontrol altında tutar. Deri altındaki yağ, deriye esneklik ve güzellik verir, yara ve iltihaplanmalardan korur. Saçları, kılları, deriyi yumuşatır ve 65 parlatır. Yağda eriyen vitaminleri ve besleyici maddeleri taşır, emilimine yardım eder. Mideyi yavaş terk ettiğinden doygunluk hissi verir.
Omega-3 ve Omega-6 çoklu doymamış yağlar, hücre zarlarının yapısı, hücre büyümesi ve bölünmesi, kanın pıhtılaşması, kan basıncı ve kolesterol seviyesinin dengelenmesinde,- damarlarda kan pıhtılaşması ve yağ birikme¬sinin önlenmesinde,- damarladaki hasarların azaltılması ve düzeltilmesinde ve bağışıklık sisteminin çalışmasında yardımcı olur.
Omega yağların ideal kaynakları zeytinyağı, ceviz ve ceviz yağı, keten tohumu ve yağı, yağlı balık, taze köy yumurtası, semizotu ve tohumu, ısır-ganotu ve tohumu ve bütün yeşil yapraklı sebzelerdir.
Soya yağı ve ayçiçek yağı da omega yağları açısından zengindirler fa¬kat artık bu sınıf yağlar kategorisinden çıkmış durumdadırlar. Çünkü soya yağı ve ayçiçek yağı üretiminde sadece GM tohumu kullanılmaktadır.
GM mısır, GM ayçiçek ve pek çok GM tohumdan elde edilen sıvı yağ¬lar, hidrojenize edilmemiş dahi olsalar, sindirilemezler. Çünkü tabiatta mevcut olmayan, yaratılmamış yiyecek için sindirim sistemi de yaratılma¬mıştır. ("GMO" bölümüne bakınız.)
Bitkisel yağlar eskiden soğuk sıkıştırma işlemi ile çekirdeklerden ve to-

humlardan elde edilirdi. Bugün ise yağ ekstraksiyonu sıkıştırma makinele¬rinde, 110°C ısı, toksik kimyasal yağ çözücüler ve yüksek basınçla yapılır.
Uygulanan bu ısı, basınç ve kimyasal çözücüler, doymamış yağ asitleri¬nin karbon bağlarını koparır, serbest radikaller oluşturur ve serbest radikal¬lerden korumakla görevli olan E vitaminini ortadan kaldırır. Bu işlemden geçen keten tohumu yağı, ayçiçek yağı ve mısırözü yağı gibi bitkisel yağ¬lar kanser, şeker hastalığı, karaciğer hastalıkları ve beyin rahatsızlıklarına yol açabilir. Ekstraksiyondan sonra bazı yağlara hidrojenleştirme işlemleri yapılır. Margarinler, hidrojenize bitkisel yağlar ve kısmen hidrojenize bit¬kisel yağlar bu gruba girerler.
Hidrojenize edilmiş sıvı yadlar
Ayçiçek yağı, mısır yağı, pamuk yağı gibi yağlar yanma derecesini yük¬seltmek, yağı dayanıklı hale getirmek ve yağın raf ömrünü uzatmak için hidrojenize edilir. Hidrojenize etmek, sıvı yağların moleküler yapısı¬na yüksek basınç ortamında, katalizör ile hidrojen atomları ekleyerek, sıvı yağların kimyasal formülünü değiştirmektir. Yağlar doğal bile olsalar bu işÂ¬lemden sonra yiyecek özelliğinden çıkarlar. 1940'lardan bu yana yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi hidrojenleştirme sonucu elde edilen bu yağlar kanser, kalp ve damar hastalıkları, diyabet, obezite, yüksek koleste¬rol ve bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar uzanan birçok sağlık problemi¬nin kaynağıdır.
Margarin üretilirken ayçiçek, soya, hurma ve pamuk yağı gibi farklı bit¬kisel yağlar birbiriyle karıştırılır ve nikel katalizör ile hidrojenize edilir. Bu arada yağda eriyebilen gliserol ve lesitin (Domuz gliserol ve lesitini olabi¬lir) gibi emülgatörler, A, D, E vitaminleri ve ayrıca margarine tad ve koku¬sunu veren tereyağı aroması, zeytin aroması gibi doğala özdeş aromalar ek¬lenir. Sitrik asit, laktik asit, potasyum sorbat gibi çeşitli koruyucu madde¬ler, su, yağsız süt tozu, tuz katılır ve karıştırılır. Bu işlem sonucu elde edi¬len margarinin kimyasal yapısı ile plastiğin kimyasal yapısı arasında sadece 1 molekül farkı vardır. Sentetik madde sıfatlan taşıyan margarini, insan ve¬ya hayvan sindirim sisteminin hazmetmesi imkansızdır.
* GenetiÄŸi deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ tohumlardan elde edilen yaÄŸlar, hidrojenize
edilmiş sıvı yağlar ve margarin
• Hazmedilemez ve vücutta birikir.

• Karaciğeri bozar, sivilceleri çoğaltır.
• Kötü kolesterolü yükseltir, iyi kolesterolü düşürür,
• Kılcal damarlarda sert tıkanıklıklar oluşturur, damarlarda birikir, da¬marları daraltır ve tıkar.
• Kan basıncının yükselmesine sebep olur.
• Atheroskleroz ve koroner kalp hastalığı ve kanser riskini beş katına çı¬karır.
• Anne sütünü azaltır ve kalitesini düşürür.
• Bağışıklık sistemini zayıflatır.
• İnsülin aktivitesini düşürerek kandaki şekerin yükselmesine sebep olur.
Kızartıldıktan sonra bekletilen yağda ya da işlenmiş gıdalardaki yağda, yağ oksidasyonu ile toksik özellikte peroksitler ve serbest radikaller oluşa¬bilir ki bu daha büyük tehlikelere yol açar. Bu nedenden kavrulmuş ve bek¬letilmiş kuruyemiş, cips, bisküvi, yağda kızartılmış ve bekletilmiş hazır yi¬yecekler ve bir defadan fazla kızartmada kullanılan yağları tüketmemek ge¬rekir. Kuruyemiş, kavrulur kavrulmaz, patates kızartması ise hiç olmazsa, kullanılmamış yağda kızartılarak beklemeden yenmelidir.
Doğal bitkisel yağları da pişirme sırasında serbest radikaller oluşturdu¬ğu için, çiğ olarak kullanmak gerekir.
Hayvani yağlar yani doymuş yağlar ise sanıldığı kadar tehlikeli değildir. Eti kendi yağı ile pişirmek ve yemek etin daha kolay hazmedilmesini sağ¬lar. Et kendi yağından başka bir yağı özümsemez. Hayvan iç yağı ve kuy¬ruk yağı da etsiz kolay hazmedilemez. Kan grubu "O", "B" ve "AB" olanlar, doğal beslenen hayvanların yağını eti ile birlikte rahatlıkla kullanabilirler. Fakat, hayvani yağı hazmedemeyen "A" grubu taşıyıcıları, hayvani iç yağı sadece ilaçlar için ve ara sıra yemekler için kullanabilirler (karalahana ye¬meği için kullanılan inek iç yağı gibi).
Beynimizin yaklaşık %60'ı yağ asitlerinden oluşur. Bunun yarısı doyma¬mış yağ asitleri, diğer yarısı da doymuş yağ asitleridir.
Doymuş yağlar, hücre zarının yüzde 50'sini oluşturur ve hücre metabo¬lizmasında önemli rol alır.
Kalsiyum mineralinin kemiklere taşınmasını, karaciğerin toksinlerden

korunmasını sağlarlar ve iyi kolesterol (HDL) miktarını arttırırlar. Sindirim sistemi organlarını zararlı bakterilere karşı savunur, bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.
Doymuş yağlar ısıtma ve pişirme işlemlerinde bozulmazlar. Onun için kızartma ve kavurma işlemini bu yağlarda yapmak daha doğrudur.
Ancak, doğal beslenmeyen hayvanların yağı zararlıdır. Çünkü hayvan vücudu da tıpkı insan vücudu gibi yetersiz hazımdan sonra oluşan kalıntı ve zehirleri yağda depolar.
Sıhhatli insanın haftada 2-3 defa yağ yemesi yeterli olabilir. Yağ tüke-tilmezse de vücut kendi yağını üretir. Fakat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "40 güne kadar et ve yağlı yememeye devam etmek, ahlakı bozar, tabiatı değiştirir", buyuruyor. 40 günde bir defa, hatta haftada iki-üç defa yağ yi¬yen sağlıklı insanlar için, yağın hayvansal ya da bitkisel olması önem taşı¬maz. Fakat her gün yağ yiyenler, hayvani yağları değil, zeytinyağını tercih etmelidir.
Fazla ve zararlı yağ damarlarda küçük kütleler oluşturur. Bu kütleler kanla dolaşırken, kolesterolle kaplanmaya başlar (poşetlenir) ve derinin yağ bezlerine gönderilir, oradan sivilce ve çıbanlar şeklinde deri üzerine çı¬kar. Kandaki fazla yağın sivilce ve çıbanlar şeklinde vücuttan atılması en zararsız yoldur. Bundan daha kötüsü, kandaki fazla yağın "kolesterollü po¬şetler" halinde damarların duvarlarına yapışarak, kireçle kaplanmasıdır. Böylece çimentolaşmış damar çeperleri sertleşir, kalınlaşır. Neticede, da¬marlar daralarak, kan akımı yavaşlar, kan koyulaşır ve mecburen tansiyon yükselir. Kan, daralan damarlardan organlara yeterli miktarda ulaşamaz ha¬le gelir,- organlar oksijenden ve zaruri besinlerden mahrum kalarak zayıflar. Damarın tıkandığı yerde damar patlaması veya nekroz yani doku ölümü oluşur. Nekrozun meydana geldiği bölgede ise kanama, yara, iltihaplanma ve sertleşme olur.
Yüksek kolesterolden kurtulmak için, kolesterolü ilaçla düşürmek yeri¬ne, iyileşinceye kadar sadece zeytinyağı yemek, beslenmeyi düzeltmek, sa¬rımsaklı ilaç içmek ve karaciğeri temizlemek gerekir.



[ gladyator blogu | Yorum göndermek için giriş yapın veya kayıt olun | arkadaşına gönder | 3678 okuma ]

 

Kullanıcı girişi