 |
Dr. Aidin Salih
GERCEK TIP
ÖNSÖZ
HASTALIKLARIN ESAS SEBEPLERİ
Fazla Yemek
Karışık Yemek
Sık Yemek
Birbirine Ters Yiyecekler Yemek
Bekletilmiş ve Isıtılmış Yiyecekler Yemek
Katkılı Hazır Yiyecekler Yemek
En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri
Kimyasal ilaçlar
ilaçların zararlı etkileri başlıbaşına ciltlerce kitap konusudur. Aşağıda en sık kullanılan ilaçlardan bazıları örnek olarak verilmiştir.
Az Çiğnemek
Nefes Alıp Vermenin Bozulması
Zararlı Duygu ve Düşünceler
Yanlış Oturma Şekli
Tarımda Kullanılan ilaçlar
Deterjanlar, Kimyasal Maddeler, Kozmetikler ve Vücut Bakım Ürünleri
Stcrilizasyon
Aromalar
Duman, Toz, Eksoz
Hastalıkların Başlangıcı ve Seyri
TEMEL YİYECEK VE İÇECEKLER
Su
Bal
Bal ile hazırlanan ilaçlar:
Ballı sarımsaklı ilaç
Propolis
Meyve ve Sebzeler
KurutulmuÅŸ meyve ve kuruyemiÅŸler
Süt
Peynir
Tereyağı
Ekmek
Et
Tavuk
Yumurta
YaÄŸlar
DOĞAL İLAÇLAR
Acı kavun Ecballium elaterium
Anason Pimpinella anisum
Armiiî Pinus communis
Arpa Hurdeum vulgare
Biberiye Rosmarinus officialis
(KuÅŸdili)
Çimlenmiş Buğday ve Arpa
Çilek Fragaria vesca
Çörekotu Nipella sativa
Defne AÄŸaCl Laurus nobilis
Elma Pirus maîus
GebreotU Kapparis spinoza
Greyfurt Citrus prandis
HaVUÇ Daucus carota
Hurma Phoenix dacîylifera
Isirgan otu Utrika dioika, Utrika urens
İncir Ficus carda
Karanfil Caryophillus aromalkus
Karpuz Citruîhs vulÇaris
Kavun Cucumis melo
Kekik Tyhmus vulparis
Keten tohumu Unum usitatissimum
KırmızıPancar Beta vulğaris
Kimyon Cuminum cyminum
Kına Cinchona
Lahana Brasska capiîaîa
Limon Citrus limonum
Misvak Salvadora persica
Nane Mentha pulegium, M, Sylveslris
Nar Punica Çranalum
Reyhan Ocimum basilinim
Safran Crocus savims
Sarımsak Aîîium sativum
Semizotu Paslirnaca sativa
Sinameki Cassia akutifolla, Folium sennae
Sirke
Soğan Aîîium cepa
1 arçiîl Cumamon
Yeşil çay
Uzüm Grape raisin
ViÅŸne Prunus cerasus
Zencefil Zenpiber officmale
Zeytin AJaCl Oka europaea
Hülasa
f SAÄžLIÄžI KORUMA YOLLARI
DoÄŸru beslenmek
Mevsimler ve Saflık
İlkbahar
Yaz
Sonbahar
Kış
Hareket
Abdest
Namaz
Uyku
T VÜCUDU TEMİZLEME
Vücut nasıl temizlenir?
Mide ve Bağırsakların Temizlenmesi
Hazımsızlık
Kusma
Kabızlık
Mide ve Bağırsaklarda Gaz
İshal
Mide reflüsü
Mide ülseri
KaraciÄŸer Temizlemesi
KaraciÄŸer Temizlemesi
KaraciÄŸer Temizlemesinde Dikkat Edilmesi Gerekenler
Kireç Temizlemesi
Böbrek ve Mesanenin Temizlenmesi
Böbrek ve mesaneyi temizlemeye hazırlık:
AkciÄŸerlerin temizlenmesi
Kan ve Damarların Temizlenmesi
Hacamat
Çekme Küçük Hacamat
Sülük Tedavisi
Açlık Tedavisi Oruçla Tedavi
1 Günlük açlık
3 Günlük açlık
10 Günlük açlık
HASTALIKLAR VE TEDAVİSİ
Ameliyatlar
Sağlığı Korumak İçin Genci Tavsiyeler
Karaciğer Hastalıkları
Kronik Toksik Hepatiî
Viral Hepatit
Karaciğer temizlemesinden sonra, karaciğeri güçlendirmek için:
Siroz
Dalak büyümesi
Büyümüş ve sertleşmiş ateşli dalak için kompresler:
Anemi Kansızlık
İç Salgı Bezi Sistemi ve Hastalıkları
Kandaki şeker oranım kontrol eden bitki çayları:
Diyabet için çok kuvvetli ilaçlar:
210 Tiroid bezi hastalıkları
Guatr
Büyümüş tiroid bezine uygulanacak kompresler:
Şişmanlık Obezite
Böbrek, İdrar Yolları
ve Üreme Organları Hastalıkları
Kronik böbrek yetmezliği
Prostat hastalıkları
Kronik prostaîit
Prostat büyümesi
Prostat kanseri
Erkeklerde Kısırlık
Hacamatlar:
Yumurtalık ve Rahim Hastalıkları
Kadınlarda Kısırlık
Düzensiz Kanamalar
Adet görmeme ve erken menopoz
Doğum Kontrolü
Kas ve Kemik Hastalıkları
Romatizmal hastalıklar
Bel ve boyun fıtığı
Kemik erimesi Osteoporoz
Nörolojik ve Ruhsal Hastalıklar
Baş ayrısı
Başağrısının Tedavisi
Dikkat Eksiklimi Sendromu (Hipcraktivitc)
Epilepsi (Sara)
En Yaygın Ruh Hastalıkları:
Kalp-Damar Hastalıkları
Yüksek tansiyon Hipertansiyon
Hipertansiyonun nedenleri:
Yüksek tansiyonun tamamen ortadan kalkması için:
Kalp hastalıkları
Tümör ve Kanser
Kanser ve tümörlerin oluşma sürecinde tedavi
Yemek Borusu ve Mide Kanseri
Lösemi
Göz Hastalıkları
Kulak Hastalıkları
Bağırsak kurtları
Varis ve Basur
Saç Dökülmesi
Cilt Hastalıkları
Egzama
Sedef Psoriasis, baras, siyah baras
Alaca Vitiligo, baras, beyaz baras
Uçuk
Yılancık
Mantar
Fil Hastalığı
Alerji
Yaralar
Kesikler
Ezikler
Eski yaralar
Yanık
Tırnak batması Şeytan tırnağı
ÖLÜM
HAMİLELİK VE BEBEK BAKIMI
Düşük Tehlikesi
DoÄŸum
Lohusalık Dönemi
BebeÄŸin Banyosu
Çocuk Hastalıkları
Kusma
İshal
Ateşli Hastalıklar
Kulak Ayrısı
Bademciklerin ÅžiÅŸmesi Anjin
Zatürre
Alerji
Şişmanlık Obezite
Çocuklarda Korku
Uykuda Alt Islatma
DNA'DAKİ DEĞİŞİMLER
T ZİHİN KONTROLÜ
ÖNSÖZ
Sağlık Bakanlığınca hazırlanan 2006 tarihli "Kronik Hastalıklar Rapo-ru"na göre, Türkiye'de yaklaşık 22 milyon kişi kronik hastalıkların etkisi al¬tında yaşıyor ve kronik hastaların sayısında sürekli artış gözleniyor. Yakla¬şık 15 milyon kişide yüksek tansiyon, 4 milyon kişide şeker, 3 milyon kişi¬de kronik obstruktif akciğer hastalığı, 2 milyon kişide koroner kalp hasta¬lığı,- hastaların %40'ında farklı derecede anemi bulunuyor.
Bunun dışında hemen hemen her genç kızda, hatta bazı erkeklerde en-dometriozis görülüyor, kısırlık sel gibi artıyor ve her iki bebekten biri se¬zaryenle doğuyor. Raporlarla çizilen bu tablo tek başına çok vahimdir,- ay¬nı zamanda insanları ümitsizliğe, korkuya sevketmekte ve büyük hatalar yapmalarına da sebep olmaktadır.
Çağdaş tıp bilgileri ve teşhis imkanları "dev adımlarla" ilerliyor gibi gö¬rünüyor fakat hastalıklar gün geçtikçe daha da derinleşiyor, çeşitleniyor, yaygınlaşıyor ve çoğalıyor. Hastalıklara çare bulunamıyor, tam tersine tıb¬bi tedaviler sonucunda hastalıkların direnci artıyor, daha önce hiç bilinme¬yen hastalıklar ortaya çıkıyor. Karşımıza çıkan bu tablo bize hiç şaşırtıcı gelmiyor çünkü modern tıbbın felsefesi temelden yanlıştır. Modern tıp ateş yükselince ateş düşürücü, tansiyon yükselince tansiyon düşürücü, enfeksi¬yon olunca antibiyotik kullanmayı önerir. Bu, hastalığı tedavi değil, bağı¬şıklık sistemine açılmış şiddetli ve sürekli bir savaştır. Çağdaş tıbbi müda¬halelere maruz kalan bağışıklık sistemi, tamamen çökene kadar muazzam bir şekilde direnir. Bağışıklık sistemi çöktükten sonra ise insanın başına bi¬rer birer gerçek hastalıklar gelmeye başlar.
Sentetik ilaçlar, ameliyatlar, sezaryenle doğum, kan ve organ nakli, iki anneli ve tüp bebekler, kök hücresi kullanma, klonlama, gen teknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle üretilen aşılar ve vitaminler gibi kurtuluş umu¬duyla bel bağlanan bu hayali gelişmeler her seferinde hüsranla bitmektedir ve bitecektir. Bunun sebebini, Yaratıcı'nın kanunlarını gözardı ederek veya onlara karşı gelerek tedavi yolu arayanların zihniyetinde aramak gerekir.
Gerçeğe giden yol, ilahi kanunları çiğnemeyen yoldur. Allah tarafından yaratılan bu kanunlar, Levh-i Mahfuz'da yazılmış ve yaratılışa nokta koyul-
muştur. Allah'ın yasalarında asla hata olamaz. Bir değişiklik de yapılamaz. Allahü Teala Müminun Suresi 71. Ayet-i Kerime'de "Velev ki Hak, onlann hevalanna tabi olsaydı göklerde, yerde ve bunların içinde bulunanlar mut¬laka fesada giderdi" buyurarak felaketin büyüklüğünü bize tanımlıyor.
Biz gerçek hastalığı değil de, tedavi edilmemesi gereken "hastalıkları" tedavi ederken, daha doğrusu, vücudun gönderdiği "imdat" sinyallerini sus¬tururken hatayı insan vücudunda, vücudun sözde eksikliği ya da bozuklu¬ğunda arıyoruz. Yani, hatayı Allah'ın yarattığı mekanizmada arıyoruz. Hal¬buki, O'nun mekanizmasında hata olamaz. Bu sebeple, insanın bağışıklık sistemi tüm çağdaş tedavi yöntemlerine karşı kendi savunmasını yapar, so¬nuna kadar direnir. Bazı insanlar tıbbi ilaçlarla veya cerrahi müdahalelerle değil, bunlara rağmen iyileşir.
Yeni yöntemlerle tedavi edilerek ortadan kaldırılan hastalıklar aslında kendi vazifesini tamamladıkları için yeryüzünden kaldırılmıştır. Yeni yön¬temler, hastalığın kaldırılmasının sadece yüzeysel sebebidir. Mesela, aşının geliştirilmesiyle taun hastalığı ortadan kalkmıştır fakat asıl sebep bu hasta¬lığın Allahü Teala katında vazifesini bitirmiş olmasıdır. Çünkü 'Taun has¬talığından ölen şehittir" Hadis-i Şerif'indeki şehitlik mertebesine layık in¬san hemen hemen kalmamış, yeni yöntem bu nedenden dolayı ortaya çık¬mıştır.
Bugün mizaçların sırrı keşfedilmiş ve mizaca yani kan grubuna göre bes¬lenme şekli ayrıntılı bir şekilde sistemleştirilmiştir. Bu sistemi uygulayan insan bütün hastalıklardan emin olabilirdi. Ancak bu sistemi hayata geçir¬mek için doğal, genetiğine müdahale edilmemiş yiyecek kalmamıştır.
Kainatta tüm cisimler ve sistemler bir bütündür. Bedenimiz de tüm ka¬inatın bir misali olarak yaratılmıştır. İnsan bedenine baktığımız zaman çe¬şit çeşit, içice geçmiş ve birbiriyle etkileşim halinde olan sistemler görürüz. Modern tıp, insan bedenini, branşlara ayırarak inceler ancak bunun insan vücudunu anlamaya yeterli olmadığını biliyoruz. İnsan vücudunu anlamak için sistemin ve işleyişin bütününe bakmak gerekir. Yaratılış kanunlarını ne kadar iyi anlarsak o kadar sağlıklı ve doğru yaşama imkanı buluruz.
Bu kitapta anlatılan tedavi sistemini anlamak için bütünsel bir bakış ge¬reklidir. Tek tek hastalıkların tedavisiyle ilgilenmek yeterli olamaz. Bu ne¬denle ancak kitabımızın tamamını okuduktan sonra tedavinin felsefesiyle ve metoduyla ilgili bir fikir sahibi olunabilir.
Bu kitapta modern tıbbın "bilimsel" ve işe yaramaz dipnotlarla dolu üslubu yerine hastalıkların sebebini ve gerçek şifanın nerede olduğunu sade bir dille anlatmaya çalışan ifadeler tercih edilmiştir. Bu kitap şifa arayan ve hesap gününe inanan insanlar için "bilimsel" ifadelerin izafiliği yerine, acı da olsa gerçeklerin ortaya serilmesinin daha önemli olduğu düşünülerek yazılmıştır.
Irsî hastalıklar hariç, hemen hemen bütün hastalıkların sebebi hayret verici derecede aynıdır. İlginç olan şudur ki, bütün hastalıkların tedavisi de aşağı yukarı aynıdır. Elinizdeki kitap bu sade ve hikmet dolu gerçeği anlat¬ma yolunda Allah'ın izin verdiği ölçüde atılmış bir adımdır.
Vücudundaki hastalıkların başlıca sorumlusu insanın kendisidir. Hasta olmak insanın kendi ayıbıdır, kendi suçudur. Çünkü vücutta, onu hastalık¬lardan koruyan öyle mükemmel bir mekanizma yaratılmıştır ki, bu meka¬nizmayı tahrip etmek için çok "uğraşmak" gerekir. Eğer insan bu mükem¬mel mekanizmaya rağmen yine de hastalanırsa, Allah, bu durumda da insa¬noğluna şifa bulması için dosdoğru bir yol göstermiştir. İnsanın bundan is¬tifade etmeyip, kendini tedavi etmemesi ya da şifayı yanlış yerlerde arama¬sı ikinci bir suçtur.
Hiçbir doktorun yardımı olmaksızın, tıp dünyası tarafından en tehlike¬li görülen hastalıklardan bile kurtulmak mümkündür. Hastalığı teşhis et¬mek de önemli değildir. Bu kitapta takdim edilen kuralları ve tedavileri kendi hayatınızda uygularsanız, hastalıkların sebebini anlayacaksınız. Se¬beplerini anlamakla kalmayıp, hayatî önem taşıyan bir çok ayrıntıyı göre¬ceksiniz. Hastahane kapısında sıra beklemeyecek, dolaplar dolusu ilaçlar¬dan ve tüm tedavi masraflarından kurtulacaksınız. Sağlıklı olmanın ne ka¬dar kolay olduğunu görüp şaşıracaksınız ve böyle mükemmel yaratıldığınız için Yaradan'a şükredeceksiniz.
Gerçeğe götüren yol sarihtir.
HASTALIKLARIN ESAS SEBEPLERİ
Fazla Yemek
'Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır."
Hz. Davut (a.s.)
"Her hastalığın temelinde tokluk vardır."
Hz. Muhammed (s.a.v.)
"Çok yeme ağacı diken, hastalık meyvesi toplar"
Atasözü
"Çok yeme ağacı"nın hastalık meyvelerini nasıl olgunlaştırdığına baka¬lım.
Çok yemek yenildiğinde midenin daha çok enzime ihtiyacı olur. Enzim üretmek vücut için çok güçtür ve kıymetli maddeler gerektirir. Sağlıklı bir insanın midesi 200-250 gr. yemeğin birinci hazmını, besinlere ve kişinin hazım gücüne göre değişmekle beraber, 3-4 saat içinde kolayca gerçekleşÂ¬tirebilir. Bu miktarda yemeği hazmetmek için kalp zorlanmadan rahatça ça¬lışacaktır. Bunun iki katı yemek yenildiğinde ise, yemeğin hazmedilmesi ve fazlalıkların kısmen depolanarak, kısmen çıkartılması için, kalbin dört-altı misli daha fazla çalışması gerekecektir. Bu işlem sadece kalbi değil, besin¬lerin hazmedilmesi, depolanması ve çıkartılmasıyla görevli diğer organları da yıpratır. Mesela, bir araba taşlı, bozuk ve dik bir yolda, düzgün yolda harcadığı yakıtın iki-üç katını harcar. Mesafe aynıdır fakat harcanan yakıt miktarı farklıdır. Devamlı zorlu çalışmadan harap olan motor gibi, insan kalbi de aşırı çalışmadan dolayı rızkını çabuk tüketir. Çünkü kalp atışları sayılıdır.
Genç vücut, kuvvetli olduğu için, yemekleri hazmederek, fazlalıkları dı¬şarı atabilir. Ancak zorlanma devam ettiği sürece, bu kuvvet tükenir,- fazla¬lıkların giderek daha az atılmasıyla vücutta depolar oluşmaya , depolar dol¬duktan sonra da atıklar kan ile birlikte dolaşmaya başlar. Böylece kan ağır¬laşır, dolaşımı yavaşlar. Ağırlaşan kan bu atıkları damarlarda biriktirmeye ve zamanla damarları tıkamaya başlar. Daralmış ve tıkanmış damarlardaki kan, organları yeterli derecede besleyemeyecek kadar azalır. Beslenemeyen organlar beyne "Açız!" uyarısı gönderirler,- beyin de bu çağrıya cevap ola¬rak iştahı çoğaltır. Bu, insanı daha çok yemeye zorlar. Yedikçe kandaki faz¬lalıklar ve damarlardaki tıkanıklıklar çoğalır. Kan daha da koyulaşır, dola¬yısıyla organların açlık hissi daha çok artar. Bu kısır döngü devam ederken insanlarda konsantrasyon, hafıza, düşünme, anlama ve öğrenme kaabiliyet-leri azalmaya, hastalıklar bir bir kendini göstermeye başlar. "Fikir uyur, hik¬met ölür, organlar durur, insanî sıfatlar yavaş yavaş kaybolur." Böylece, 'Yemek onlar için bir ceza olacaktır" hikmeti zuhur eder.
Bazı insanlar fazla yemenin bedelini aşırı şişmanlıkla ve beraberinde ge¬tirdiği hastalıklarla öderler. Bazıları da vardır ki, ne kadar yerse yesin, hep 11 zayıf kalırlar. Bunlar kendi durumlarının şişmanlardan daha iyi olduğunu zannederler. Çoğu zaman onların durumu şişmanlardan daha tehlikeli ola¬bilir. Çünkü fazlalıklardan oluşan atıklar, ilaçlar, toksinler ve katkı madde¬leri şişmanların vücudundaki yağlarda depolanarak, organların tahrip olma¬sını kısmen de olsa önlenebilir. Ancak zayıfların, kan vasıtasıyla bütün vü¬cutlarını dolaşan toksinler, hem ateş, öksürük, terleme, nezle, kusma, ishal, sivilce, çıban gibi yollarla dışarı atılırken bu ağır işlemler organlarını yıpra¬tır hem de eklemlerde, kaslarda ve organlarda depolanarak, buralarda ağrı¬ya, enfeksiyona, kistlere ve genetik değişimlere (mutasyonlara) sebep olur. Bu tip insanlar genelde sık hastalanan, sıkıntılı ve asabı insanlardır.
Araf suresi 31. Ayet'te: "Yiyin-için, fakat israf etmeyin, çünkü Allah is¬raf edenleri sevmez", buyurulmuştur.Ancak Allah'tan korkmayı ve utanma¬yı unutan insanları artık bu ayet de etkilemiyor.
Peygamberimiz (s.a.v): "Sizin Allah'a en sevimli olanınız, yemesi en az
ve bedenen en hafif olanınızdır." ve " pisboğaz ve göbeği büyük kimse
Cennete giremez, "buyurmuÅŸtur.
Bu söz özellikle günümüz insanının sağlığı için büyük önem taşımakta¬dır. Vücudumuzdaki sistemler yalnız doğal yiyecekleri kaldırabilir ve doğal
besinleri sindirmekte hemen hemen hiç problem yaşamaz. Fakat sindirim sistemimiz ve bağışıklık sistemimiz, genetiği değiştirilmiş, gen teknolojisi ve nanoteknolojiyle üretilmiş ürünlerin belli bir miktarından fazlasına da¬yanamaz. Bu ürünlerden kaçınmak neredeyse imkansız hale geldiğinden sağlıklı kalmak için az yemek daha büyük bir zorunluluktur.
Karışık Yemek
Peygamberimiz (s.a.v.) süt ile balığı, ekşiyi, yumurtayı ve eti asla birlik¬te yemezdi.
Tabiatınıza uymayan veya birbirine uygun olmayıp, hazmı için ayrı en¬zimler gerektiren yemekler karıştığında hazmolamadan çürür. Mesela, kar¬bonhidratlar ile proteinler, süt ürünleri ile balık, birkaç inekten sağılarak karıştırılmış süt, karışık et (örneğin, aynı cinsten iki hayvanın karıştırılmış eti, bir hayvanın eti ile bir diğerinin yağı, dana ile tavuk eti veya aklınıza gelebilecek herhangi bir et kombinasyonu), balık ile et, karışık yağlar (ör¬neğin, koyun ile tavuk yağı, katı yağ ile sıvı yağ) birbirlerine zıttır. Çünkü bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler birbirine zıttır. Bu zıtlık, enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilmiş enzimlerin birbi¬rini yok etmesini sağlar ve yenen yemek hazmolmadan çürümeye başlar. Bu, midede saatler süren bir işlemdir ve bağırsaklarda da devam eder. Ye¬mekten sonra kanda lökosit sayısı bu sebeple yükselir.
Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar sinir hücrelerini doğrudan etkileyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır. Kalın¬tılar yavaşlamış bağırsaklarda toplanarak, onları genişletir, cepler oluşturur. Bu ceplerde dışkısal taşlar meydana gelir ve orada yıllarca kalır. Zamanla bağırsak ağırlaşır, hareketi daha da yavaşlar ve kabızlık meydana gelir. Ba¬ğırsakların duvarları kanalizasyon boruları misali zehirli, yağlı atıklarla kap¬lanır. Bu noktadan sonra vücudun intoksikasyonu (toksinlerle dolması) hız¬la artmaya başlar. Vücut direncini kaybeder, halsizleşir, bağırsaklarda de¬vamlı gaz oluşur, uyku ve tembellik artar. Çürümüş veya mayalanmış ye¬mek artıkları bağırsağı zehirleyerek kana karışır. Bu atıklar kandan bütün organlara ve hücrelere yayılarak onları da zehirler, hastalıklara yol açar. Damarları tıkayıp, organ ve eklemlerde toplanır. Bu tıkanmış damarlarda akan koyu, ağır kan organları beslemekte yetersiz kalır. Ve yukarıda belirt¬tiğimiz gibi, organlar "Açız!" diye çığlık atmaya başlarlar.
Sık Yemek
Hazmın tamamlanmasını beklemeden herhangi birşey yemek
Eski tabipler "Hastalık nedir?" sorusuna "Yediğini sindirmeden ikinci bir yemek yemektir", diye cevap vermişlerdir.
Hastalıkların temel nedenlerinden biri de bir yemeğin üstüne başka bir yemek yemektir. Sindirim sistemi belli kurallarla çalışır. Bu kurallara göre, 200-250 gr. miktarında bir yemek, midede 3-4 saatte hazmolur ki buna bi¬rinci hazım denir. Yemeğin cinsine, miktarına ve ağırlığına göre birinci ha¬zım süreci 6-10 saate kadar uzayabilir. Hazım tamamlanmadan ufacık bir¬şey dahi yense, midenin hazım seyrini bozar. Bu bir lokma, önceki yemek¬le karıştığında hazmolamayacağı için mayalanmaya ve çürümeye başlar. Önceki yemeği de bozup çürüterek midede yanma, ekşime, gaz ve şişikin-liğe sebep olur.
Aslında, ilk hazımdan değil, üçüncü hazımdan sonra yani, besin madde¬si kandan hücrelere geçtikten sonra ikinci bir yemek yenebilir. Yani günde iki defa yemek insan için yeterlidir. İçme konusunda da hüküm aynıdır.
Günümüzde insanlar, özellikle kadın ve çocuklar, hayatlarının büyük kısmını sürekli çiğneyerek geçiriyorlar. Yolda yürürken, sokakta konuşur¬ken, sinemada otururken veya ders çalışırken sürekli bir şeyler atıştırarak, vücutlarını çöplüğe çeviriyorlar. Büyüklerimiz "Mümin günde 1 defa, insan 2 defa, hayvan 3 defa yer" demişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) çoğu zaman aç ve susuz dururdu. Hatta üç gece arka arkaya karnını doyurduğu olma¬mıştır. "Geceleyin veya gündüzün ikişer defa yemek yemek illettir" ve 'Tokken yemek hem hastalık, hem de haramdır", buyurmuştur. O halde en önemli sağlık kuralı ve bütün hastalıklara deva olan yegâne ilaç iyice acık¬madan yememektir.
Birbirine Ters Yiyecekler Yemek
Et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla kalmadan bağırsağa geçerek birinci hazmını burada tamamlar. Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra, doğrudan bağırsağa geçer. Demek ki, önce su, sonra birlikte yeme¬mek şartıyla meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir. îki çeşit
yemek yeniyorsa hafif ve sulu olanı ağır ve kuru oalndan önce yemek tercih
edilir. Önce yemek, sonra meyve veya tatlı yenirse, meyve veya tatlı haz¬
mını tamamlamak için bağırsağa geçemez, midede mayalanır veya çürür ve
gaz oluşturur. Kur'an-ı Kerim'de de bu tertibe riayet edilmiş, ". beğendik¬
leri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar. "(Vakı'a: 20, 21) bu-
yurularak et meyveden sonra takdim edilmiştir. Yine: "Ve size manna ve sel¬
va indirdik"(Bakara. 57). Gördüğünüz gibi, burada da helva yani karbonhid¬
rat (manna), bıldırcından yani proteinden (selva) önce gelir.
İbn-i Sina sabah ekmek yiyenlere, akşam et yemeyi tavsiye ederdi. Ek¬mek ve et arasındaki vakit dilimi bu kadar uzun olmalıdır. Ama mutlaka eti ekmek ile yemek isteyenler, ilk önce ekmeği et suyuna veya yemeğin sulu kısmına batırarak yemeli sonra eti ve sebzeyi yemelidir.
Yemekten sonra su içilirse, aynı şekilde su bağırsağa geçemez,- midenin genişlemesine, mide asidinin sulanıp zayıflamasına, hazmın uzamasına, zorlaşmasına ve bozulmasına sebep olur. Yemek arasında su içmek de doğ¬ru değildir çünkü yemekte su içen, yemeği iyi çiğneyemez. Gerektiği ka¬dar çiğnenmemiş yemek mideye, bağırsağa ve dalağa ağır zarar verir ("Az çiğneme" bölümüne bakınız).
Yemek yendikten 1,5-3 saat sonra su içmek daha uygundur. Zaten 1,5-3 saat sonra midenin hazım işlemi sona doğru yaklaşınca yani yemek ikin¬ci hazma hazır hale gelince insanın su istemesi normaldir, su içmek için doğru olan zaman dilimi de budur. Araf suresi 31. Ayet'te: ".. .yiyin-için, fa¬kat israf etmeyin ..." Duyurulmuştur. Bu ayette de "/ç/n "emri 'y/y/77"emrin-den sonra gelir. Ancak yemek kuru ise o zaman çiğnenip yutulan her lok¬madan sonra bir yudum su içmekte zarar yoktur. İsteyenler yemekten son¬ra birkaç küçük yudum su içebilirler.
Bekletilmiş ve Isıtılmış Yiyecekler Yemek
Taze sebze ve meyveler güneşten aldıkları enerjiyle doludur. Çiğ olarak yendiğinde vücuda çok enerji verirler ve hazımları kolaydır. Pişirilince gü¬neşten aldıkları enerjiyi ve diri sularını tamamen kaybederek aslına yani toprağa ve minerallere dönmeye başlarlar. Suyunu kaybeden sebzenin mik¬tarı azalır, içindeki mineral madde oranı ise artar. Çiğ olarak bir kilo ıspa¬nağı kimse yiyemezken, bir kilo ıspanaktan pişirilmiş yemek kolaylıkla tü-
ketilebilir. Bu mineral maddeler vücutta ağır kalıntı oluşturur ve bu kalıntı kaslarda, organlarda, damarlarda toplanarak onları sertleştirir. Bu sebeple pişmiş sebze yemeği yerine çiğ sebzeyi tercih etmek; pişmiş sebze yeme¬ğini ise az miktarda yemek daha doğrudur.
Yemeği, piştikten sonra biraz soğutarak hemen yemek gerekir. Yemek insanı değil, insan yemeği hürmetle beklemelidir. Mikroplar beklemiş ye¬meklerin yapısını değiştirir. Yemekler ısıtıldığında ise yeni kimyasal bağ¬lantılar oluştuğu için faydadan çok zararı vardır. Isıtılan yemeğin özü ve ta¬dı değişir, hazmı ağır olur, hatta imkansızlaşır. Yarattığı elektromanyetik radyasyon sebebiyle mikrodalga fırınların kullanılması da sakıncalıdır. ("Su" bölümüne bakınız.)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) akşamdan kalan, ertesi gün ısıtılan yeme¬ği asla yemezdi.
Katkılı Hazır Yiyecekler Yemek
Marketlerdeki bütün uzun ömürlü ürünler, sağlığı, bilhassa çocukların sağlığını, büyük ölçüde tehdit etmektedir. ("GMO" bölümüne bakınız.) Bu gıdalar metabolizmayı, bağışıklık sistemini ve genetiği ciddi şekilde etkiler. Hazmolunmadığı için damar tıkanıklıklarına neden olur. Vücuttaki vitamin üretme mekanizmasını, su yapısını, vücudun su oranı ve su terkibini boza¬rak, yaşlanmayı hızlandırır,- hastalıklara sebep olur. Bu faktörleri gözönün-de bulundurarak diyebiliriz ki, 10-12 yaş grubu çocukların büyük çoğunlu¬ğu artık, bu gıdaların beyin ve üreme organlarında oluşturduğu tahribatlar sonucu, şimdiden küçük birer ihtiyar gibiler.
Günümüzde, dünya gıda endüstrisinde, bir yıl içinde binlerce çeşit ve milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor. Hazır gıdaları tüketmekte sakınca görmeyen bir insan her gün yaklaşık 2000 çeşit katkı maddesi tü¬ketiyor: Tatlandırıcı, tad verici, kıvam koruyucu, kıvam artırıcı, renk koru¬yucu, beyazlatıcı, bozulmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma vs...
Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde be¬lirtmek zorundadır. Fakat katkı maddelerini belirtme zorunluluğu sadece üreticinin kendi kattığı maddelere mahsustur. Mesela bir fırın, ürettiği bir üründe su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şeker kullandıysa bunları belitmek zorundadır fakat un, su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şekerdeki katkı mad-
delerini belirtmek zorunda değildir. Bununla birlikte katkı maddelerinin üretim metodunu da belirtmek zorunda değildir. Çiklet, şeker, sakız gibi tamamen katkı maddelerinden oluşan, 10 cm2'den küçük, ambalajlı ürünle¬ri üretenler, katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Zeytin, et, pey¬nir, ekmek, baharat, kuruyemiş, taze meyve ve sebze gibi açık satılan yiye¬ceklerde, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerde de katkı maddelerini be¬lirtme mecburiyeti yoktur.
Basit bir sakızın içindekiler:
Sakız mayası (Sakızın ana maddesi): Ambalajda belirtilmeyen, sakız mayasının içindekiler şunlardır: Kauçuk, vaks, antioksidant, elastomer, re¬çine, venil polimer', parafin2 ve katkı maddeleri (hangi katkı maddeleri ol¬duğu belirtilmemiştir).
Tatlandırıcılar (7 tane): Doğal olmadığı için, hepsi de hazmı bozar ve diyabete zemin hazırlar. Buna ek olarak aspartam gibi bazı tatlandırıcılar beyin faaliyetini bozar, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmalara sebep olur. Dudaklarda, dilde ve ayaklarda şişme yapar. Aspartam, fenilalanin denilen bir amino asit içerir. Fenilalanin ve metabolikleri kan ve dokularda birikir. Çocukların gelişmekte olan üreme organlarında ve beyinlerinde hasara yol açar. Bu hasar, kısırlığa, zeka geriliğine ve çocukların zihinsel özürlü olma¬sına neden olur.
Doğala özdeş aromalar (3 tane): Gen teknolojisi ve nanoteknoloji yön¬temleriyle üretilenler beden-ruh dengesini ve hormonal dengeyi etkiler. ("Nanoteknoloji" bölümüne bakınız.)
Nem tutucu (Gliserol): Büyük ihtimalle domuz ürünü ya da mezbaha atıklarından elde edilir. Genteknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle de üretilebilir.
Emülgatör (Lesitin): Büyük oranda domuz ürünüdür. Bitkisel olanlarda "soya lesitini" yazar (GM ürünü).
Parlatıcılar (2 tane): Onlardan biri, "şellak"tır ki genetiği değiştirilmiş bir tür "bit"ten elde edilir. Alerjilere ve beklenmeyen yan etkilere yol aça¬bilir. Diğeri "karnauba murnu'dur. Brezilya hurması mumuna benzeyen sentetik bir mumdur. Aslında kağıtçılık, mobilyacılık gibi sanayilerde kul¬lanılan bir parlatıcıdır.
Renklendirici ve nem tutucu (Titanyumdioksit, E 171): Nanoteknoloji-
de kullanılan ana maddelerden biridir. Bir süredir mineral şeklinde değil, nanoparçacıklar halinde kullanılmaktadır. Ağız yoluyla vücuda giren ve dokularda depolanan bu nanoparçacıklar, organik bir maddeyi su ve kar¬bondioksite kadar parçalama özelliğine sahiptir. Kuvvetli nem tutucu oldu¬ğu için, vücudun su terkibi üzerinde çok etkili olabilir. Çok geniş bir kul¬lanım alanı vardır: İlaçlar, vitaminler, şekerlemeler, sakızlar, un, şeker, tuz, karbonat, kabartma tozu ve küçük parçacıklar halindeki bütün gıdalara be¬yazlatıcı ve nem tutucu olarak katılır.
Gördüğünüz gibi 2,5 gr.'lık küçücük bir sakız en az 18 tane katkı mad¬desi içeriyor. En az diyoruz çünkü her bir katkı maddesinin 1-3 tane kendi koruyucu katkısı vardır.
Sakızın üzerinde İaksatif etki (ishal) yapabilir" ve "Sakızdır, yutmayı¬nız" uyarıları yer alır. Çocukların bu uyarıyı anlaması beklenemez ve tabii ki küçük çocukların hepsi sakızı yutar!
Katkı maddelerini savunanlar "Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olanlar vardır" diyorlar. Olabilir, ancak, bugün katkı maddeleri de¬ğişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edildiğinden, üretim metodlarının, kimyevî içeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlike¬li veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir. örneğin, Karoten (E 160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pig¬mentlerinden elde edilir. Betanın (E 162) ise kırmızı pancardan elde edile¬bilir. 30 yıl önce bu şekilde doğal bitkilerden elde edildiği için ikisinin de adı, 30 yıl önceki gibi hâlâ "güvenilir" sınıfında yer alır. Ancak, bu süre zar¬fında yeni metodlar ve teknolojiler kullanılır olmuştur ve bu katkı madde¬leri, büyük oranda, GM bitkilerden üretilmektedir. Hatta biyosentez veya nanoteknoloji yöntemleriyle de elde edilenler olabilir. Öyleyse bunlar ar¬tık "güvenilir" değildir, "tehlikeli" hale gelmiştir. Demek ki, ürün ambalajlı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtilsin veya belirtil¬mesin, üründe kullanılan gerçek katkı maddelerini ve bunların sıfatlarını tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe onlarca çeşit katkı maddesi kullanılır. Bazı katkı maddeleri tek başına zararlı olmasa da, karışÂ¬tırıldığında zararlı olabilir veya birbirinin zararını yükseltebilir (sinerjizm etkileşimi), ya da vücuttaki her türlü madde ile, alınan ilaçlar ve besinlerle, depolarda birikenlerle, üretilen enzimlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir. Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başlarına da çok zararlıdır.
En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri
Bisphenol-A: Gıda endüstirisi ürünlerine bozulmayı önleyici katkı mad¬desi olarak katılır. Ostrojen hormonu gibi etki yapan bisphenol-A içeren ürünler, yiyenlerin vücudunda ostrojen oranının artmasına yol açar. Bu du¬rum ise trombosit üretiminin azalmasına,- hem kadınlarda hem de erkekler¬de endometriozis oluşumuna sebep olur. ("Endometriozis" bölümüne bakınız.)
Nitrat-Nitrit: İşlenmiş et ürünlerinde en sık kullanılan katkı maddeleri¬dir. Bu iki tür madde hem koruyucu olarak hem de renklendirici ve lezzet arttırıcı olarak kullanılır.
Sodyum nitrit (E-250): Türkiye'de, Nitrat-Nitrit'lerden en çok kullanı¬lan tür budur. Tüm işlenmiş et ürünlerinde (sosis, salam, pastırma, sucuk) katkı maddesi olarak kullanılıyor. Et ürünleri ile alınan sodyum nitrit, vü¬cutta, kanserojen maddeler olan nitrosaminler oluşturur. Nitrosaminler, dokuların hasarına, mutasyonlara ve kansere neden olur (kolon kanseri, ka¬raciğer kanseri, pankreas kanseri, beyin kanseri, lösemi vb.) Sodyum nitrit-li ürünlerin tüketilmesi, baş dönmesine, baş ağrısına, nefes alma zorluğuna, kan üretimindeki bozukluklara da neden olabilir.
Sodyum Sülfit (E221): Gıda maddelerinde ve ilaçlarda renk ve kıvam koruyucu, bozulmayı önleyici ve beyazlatıcı olarak kullanılır. Türkiye'de, en geniş alanda ve en sık kullanılan sülfitleyicidir. Fermente içeceklerin ambalajında, bir çok restoranın salata barında, bira ve şarap gibi içecekler¬de bulunur. Şekerlemeler, peynirler, çikletler, dondurmalar, portakallı içe¬cekler, meşrubatlar, meyve suları, üzüm, kayısı, incir, dut gibi kurutulmuş meyveler, kek ve bisküvi gibi fırınlanmış ürünler, çaylar, çeşniler, hazır de¬niz ürünleri, reçeller, jöleler, konserveler ve suyu alınmış sebzeler, dondu¬rulmuş patates, hazır çorbalar, salam, sosis, sucuk, kurutulmuş et ve balık ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılır. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fa-kültesi'nde bu konuda yapılan araştırmalarda, sodyum sülfitin besin ve ilaç yoluyla alınmasının, öğrenme ve hafıza bozukluklarına, beyin fonksiyonla¬rının bozulmasına neden olduğu ve bu bozuklukların, zamanla daha büyük boyutlara çıkmasının kaçınılmaz olduğu tespit edilmiştir. Sülfitler göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, kan basıncının düşmesi, başta yan¬ma hissi, halsizlik ve nabız hızlanmasına neden olur. Ayrıca sülfitler, astım¬lılarda astım atağını tetikleyebilir.
Sodyum Nitrit (E-250) ve Sodyum sülfit'in zararları özellikle cenin, be¬bek ve çocuklar üzerinde etkili olmaktadır.
Karamel (E 150): GM buğday ve GM mısırdan üretilir. Çeşitli konserve türleri, işlenmiş et ürünleri (sosis, sucuk, salam vb.), hamburger, kek, pasta, bisküvi, şekerleme çeşitleri, çikolatalı ürünler, hazır çorbalar, soslar, soya sosu, kolalı içecekler, bazı içkiler ve benzerlerinde renklendirici (kahveren¬gi) ve tat verici olarak kullanılır. Kansere neden olabilir.
Titanyumdioksit (E 171): En tehlikeli katkı maddelerinden biri olan ti-tanyumdioksit için "Sakızın içindekiler" konusuna bakınız.
E173 Alüminyum kaynaklı olan bu katkı maddesi, renklendirici (alü¬minyum rengi) ve nem tutucu olarak bazı haplarda ve şekerlemelerde kul¬lanılır. Toksik veya allerjen olan her maddeye karşı (katkı maddeleri dahil) aşırı duyarlılığa neden olabilir. Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmış ol¬masına rağmen Türkiye'de alüminyum kaynaklı katkı maddeleri sadece ilaç ve şekerlemelerde kullanılmamakta, sofra tuzuna bile katılarak, bebekler dahil, herkese yedirilmektedir.
Aspartam (Aspasvit, Aspamiks): GM bakteri metoduyla üretilir. Çikola¬ta, sakız, ketçap, soslar, gazozlar, şekerlemeler, ilaçlar, diyet yiyecek ve içecekler ve benzerlerinde kullanılır. Aspartam, fenilalanin denilen sentetik amino asit içerir. Sentetik fenilalanin ve metabolikleri kan ve dokularda bi¬rikir. Çocukların gelişmekte olan beyinlerinde hasara yol açar. Beyin hasa¬rı havaleye, otistik veya agresif davranışlara, zeka geriliğine ve çocukların zihinsel özürlü olmasına neden olur. Aspartam göz kapaklarında, dudaklar¬da, ellerde veya ayaklarda şişmeye neden olur. Beyin faaliyetini bozduğu, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmalara sebeb olduğu için çoğu ülkelerde ya¬saklamıştır. Aspartamı yasaklayan veya kullanımına sınır koyan ülkelerdeki gelişme çağındaki çocuklarda zihinsel özürlülük oranı hızla azalmakta, Türkiye'de ise aynı hızla artmaktadır.
Monosodyum glutamat (MSG) (E621): Lezzet arttırıcıdır. Bir çok ima¬lathane ve restoranda lezzet arttırıcı olarak kullanılır. Özellikle Çin, Japon ve Türk mutfağında kullanılır. MSG ile oluşan reaksiyonlar: Baş ağrısı, bu¬lantı, ishal, terleme, göğüste sıkışma, boyun arkasında yanma ve astımlı hastalarda ağır astım ataklarını tetikleme. MSG ile oluşan reaksiyona "Çin Restoranı Sendromu" da denir.
Tatlandırıcılar,- Maltodekstrin, Glikoz, Glikoz Şurubu, Fruktoz, Deks¬troz Türkiye'de, Amerika kaynaklı GM mısırdan üretilmektedir. Bebek ma¬ması, bebe bisküvisi, her çeşit unlu ürün (ekmek, baklavalar, pastalar, bis¬küviler vb), cips, hazır çorbalar, her türlü içecek (kolalı içecekler, meyve suları, gazozlar vb.), işlenmiş et ürünleri, soslar ve akla gelen her tür hazır yiyeceğe eklenir ve ayrıca fast-food ve bal üretiminde kullanılır. Diyabete, hormonal sistemde ve bağışıklık sisteminde dengesizliğe sebep olabilir. ("GMO" ve "Diyabet" bölümüne bakınız.)
Formaldehit: Ürünlerin bozulmasını önleyicidir. Formaldehit kimya en¬düstrisinde en yaygın olarak üretilip kullanılan maddelerden biridir: Sıva, duvar kağıdı, tekstil, halıfleks, boya, yağlı boya, lastik, metal, mobilya, vü¬cut bakım ürünleri, bulaşık detarjanları, çamaşır deterjanları, ev temizliğin¬de kullanılan detarjanların yapımında,- et, balık, sucuk, yağlar, tahıllar, hay¬van yemi ve tohumluklar gibi besin maddelerinde.
Aromalar ve emülgatörler gibi katkı maddelerinde bozulmayı önleyici olarak katılır. Ayrıca mantar hastalıklarında ve tıbbi laboratuvarlarda koru-20 yucu sıvı ve sterilize edici madde olarak kullanılır.
Yaklaşık 40 yıldır bu kadar geniş bir alanda kullanan Formaldehit, kuv¬vetli mutajen ve allerjenler arasında yer alır ve ödem, kronik rinit, astmatik bronşit, bronşiyal astım, alerjik gastrit, kolit ve aşırı duyarlılığa neden ola¬bilir. Aşırı duyarlılık ise bir sonraki formaldehit etkileşiminde daha şiddet¬li bir reaksiyona yol açabilir.
Formaldehit, hidroklorik asit ile (mide özsuyu) reaksiyona girdiğinde kansorejen bir madde oluşturur. Burun kanseri, akciğer kanseri, beyin kan¬seri ve lösemiye yol açabilir.
İnsanlar, inşaat malzemelerinden, kozmetiklerden ve ev eşyalarından yayılan, gıdada, sigara ve egzos dumanında bulunan formaldehitten etkile¬nebilirler. En önemli formaldehit kaynaklan, sıkıştırılmış tahtadan yapılan yer döşemeleri, dolaplar, duvar kaplamaları, mobilyalar, oda spreyleri, ku¬maş dokumalar, ev temizliğinde kullanılan çeşitli sıvılar, döşeme cilalan, duvar kağıtları, halılar ve boyalardır. Evin ısı ve nemi ne kadar yüksek, ev eşyaları ne kadar yeni ise, havaya formaldehit yayılışı o kadar fazladır.
Katkı maddelerinin gıdalarda kullanılması yıkıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunların bazıları şunlardır: Hazım sisteminde
bozukluklar, kronik toksik hepatit, böbrek ve böbrek üstü bezi hastalıkla¬rı, üreme organlarında bozukluklar, kısırlık, endometriozis, kist, kanser, di¬yabet, tiroid rahatsızlıkları, havale, hiperaktivite, davranış bozukluğu, otizm, baş dönmesi, baş ağrısı, depresyon, alzheimer, parkinson, MS gibi sinirsel ve ruhsal hastalıklar, düşük tansiyon, yüksek tansiyon, titreme, aler¬jik kaşıntılar, egzama, astım ve aşırı duyarlılık...
Dünyanın çeşitli ülkelerinde katkı maddeleri üzerine yapılan araştırma¬ların sonuçları dehşet vericidir. Ancak bu ürpertici gerçeklere rağmen, üre¬tici firmaların ve parayı elinde tutanların karşısında, sesini yükseltecek, yo¬rum yapacak veya bir kampanya başlatacak herhangi bir kamuoyu oluşabil¬miş değildir ("GMO" bölümüne bakınız.)
Kimyasal ilaçlar
Amerika'da her yıl 250.000 kişi tıbbi hatalar yüzünden ölüyor. Bunlar¬dan 127.000 bini hastahanede yatarken, yanlış ilaç verildiğinden veya ilaç¬ların yan tesirleri yüzünden ölüyor. Aynı sebepten hastane dışında ölenle¬re ait istatistik yoktur, ancak hastahane dışında ölenlerin sayısı mutlaka da¬ha yüksektir. İlaçların yan tesirleri yüzünden hastalananlarla ilgili ise hiçbir istatistik yoktur. Tecrübeler gösteriyor ki, hemen hemen bütün hastalıkla¬rın temelinde kimyasal ilaçların büyük payı vardır.
Alınan birçok kimyasal ilacın öncelikle bağışıklık sistemini ve kan dola-şımı-üretimi sistemini direkt olararak tahrip edici etkileri bulunmaktadır. Bazı ilaçlar kullanıldıkları dönemde, bazıları kullanımından haftalar, aylar, hatta yıllar sonra, bazıları ise doza bağımlı olarak etki gösterir. Bağışıklık sistemini ve kemik iliğini baskılar, kan üretimine engel olur, kan hücreleri¬nin, lökosit, trombosit ve alyuvarların bozulmasına ve parçalanmasına, hor¬mon dengesizliğine, karaciğer toksisitesine, böbreklerde kanama ve ilti¬haplanmaya, kısırlığa ve başka birçok bozukluğa neden olabilir.
Örneğin, bazı ilaçlar bazı durumlarda kan hücrelerinin üzerinde yıkıcı etkide bulunurlar. Hücre duvarlarını eriterek yıkımı başlatırlar. Bu hücreler, çok hassas oldukları için bu kimyasal yıkıma direnemezler. Daha ağır vaka¬larda ise, kemik iliği baskılandığı için, kan üretimi bozulur, lösemi ve ane¬miler ortaya çıkar.
Tıp literatürüne bakıldığında şu sonuçlara ulaşılır:
Bazı ilaçlar kemik iliği hücrelerinde DNA ve RNA sentezini engelleye¬rek kan üretiminin azalmasına veya anormal hücre üretimine, bunun sonu¬cunda lösemi ve anemilere sebep olurlar (kloramfenikol, oksasilin, isonia-sid, sefalotin, fenindion, fenitoin, fenilbutazon gibi).
Bazı ilaçlar bağışıklık sistemini baskılarlar (Aminopirin, sulfonamidler, propiltiourasil, methimasol gibi)
Alyuvarların parçalanmasına (Hemoliz) sebep olan kırktan fazla ilaç vardır: Aspirin, sulfonamidler, sulfonlar, nitrofuranlar, kinin, klorokin, pri-makin, fenilhidrazin, probenesid, dimerkaprol, kloramfenikol gibi. Bu da bazen geçici, bazen de ömürboyu kalıcı anemi oluşturabilmektedir.
Bazı ilaçlar (fenacetin, sulfonamidler gibi) ve pek çok gıdada bulunan kimyasallar (anilin boyalar, nitrit ve nitratlar gibi), hemoglobini etkileye¬rek dokuların oksijenlenmesini ve beslenmesini engeller, ilaçlar, kemik ili¬ği dejenerasyonuna ve bunun sonucunda kemik iliği yetmezliğine ve ağır anemilere neden olabilmektedirler.
Trombosit ve trombosit üretimi bozukluğunda pek çok tıbbî ilaç sorum¬lu tutulmaktadır. Aspirin, kolşisin, antiromatizmal ilaçlar (ibuprofen, indo-metazin, fenilbutazon gibi), psikiyatri ilaçları, kalp ilaçları (klofibrat, dip-ridamol, papaverin, propranolol gibi), anestezikler, antibiyotikler (ampisi-lin, karbenisilin, gentamisin, penicilin gibi), bazı öksürük şurupları (glise-rol, gayokolat gibi), bazı allerji ilaçları bu gruptadır, ilaçlar tarafından mey¬dana getirilen immünolojik trombositopeni valproik asid, furosemid, sulfo¬namidler gibi bir çok ilacın kullanımı sırasında açığa çıkmaktadır.
İlaçların sebep olduğu damar romatizması (vaskülit, damar kireçlenme¬si) denilen durumda cilt yüzeyinde ince kanamalar, morarmalar, kangren oluşumuna kadar değişen bulgular görülebilir. (Aspirin, allopurinol, kloro-tiazid, klorpropamid, digoksin, furosemid, indometazin, iyot, izoniasid, metildopa, piperazin, kinidin, kinin, rezerpin, sulfonamidler, tolbutamid, warfarin gibi).
ilaçların zararlı etkileri başlıbaşına ciltlerce kitap konusudur. Aşağıda en sık kullanılan ilaçlardan bazıları örnek olarak verilmiştir.
1. Sultamisilin (antibiyotik): Yan etkileri, alerji (anaflaktik şok dahil), is¬hal, kanlı ishal, bağırsaklarda yaralar, sersemlik, halsizlik, havale, dilde kıl-
lanma, kan üretimi bozukluğu, karaciğer zehirlenmesi, cilt hastalıkları ve nefrittir. Bu antibiyotik ufacık bebeklere bile verilmektedir. 1. Depresyon tedavisinde en çok kullanılan ilaçlar:
a. Fluoksetin: Yan etkileri yorgunluk, titreme, terleme, baş dönmesi, işÂ¬
tahsızlık, bulantı, kusma, ağız tadında değişiklik, baş ağrısı, sinirlilik, uyku¬
suzluk, sersemlik, huzursuzluk, yorgunluk, iktidarsızlık, ağız kuruluğu, ka¬
bızlık, cilt döküntüleri, kaşıntı, viral enfeksiyon, bacak ağrısı, görme bo¬
zukluğu, ateş, üst solunum yolu enfeksiyonu, anjin, sık idrara çıkmadır.
b. Seroxat: Depresyon ilaçlarında kullanılan paraksodin maddesinin yan
etkileri üzerine Norveçli bilim adamları tarafından bir araştırma yapılmışÂ¬
tır. Depresyon tedavisi gören 1500'den fazla hasta üzerinde yapılan araştır¬
mada, 'Seroxat' kullanan 7 hastanın intihara teşebbüs ettiği ortaya çıkmışÂ¬
tır. Bazı sağlık örgütlerinin de 'Seroxat'ın intihar eğilimini artırdığını orta¬
ya koyan araştırmaları bulunuyor. Ruh Sağlığı Örgütü MIND, yaptığı araşÂ¬
tırmaya göre, 'Seroxat' kullanan hastaların yüzde 50'sinin kendisine zarar
verme ve intihar eğiliminin arttığını bildirdi. Örgüt ilacın satışının durdu¬
rulmasını istedi.
3. Aspirin: Sindirim sistemi kanamaları, ülser, kulak çınlaması, baş dön¬mesi (vertigo), geçici işitme kaybı, kanama zamanının uzaması, kan üreti¬mi yetersizliği, demir düşüklüğü, aşırı duyarlılık reaksiyonları olarak kaşın¬tı, deri döküntüleri, dil ve dudaklarda şişme, astım ve anafilaksi şoku ("Aler¬ji" bölümüne bakınız.) görülebilir.
4. Halotan: Genel anestezi için sık kullanan ve orta zararlı olan analje¬ziklerden biridir. Vücuda giren halotanın % 60-80'i 24 saat içinde solunum yolu ile atılır. Fakat bu zaman zarfında bile akciğer dokuları ciddi bir tah¬ribata uğrar. Geri kalan kısmı metabolizmaya katılıp idrarla dışarı atılırken, böbreklerin hasarına neden olabilir. Halotan alan hastaların yaklaşık % 20'sinde karaciğer enzimlerinde yükselme ve bazen karaciğerde masif nek¬roz gelişebilir. Genel anestezi alan her hastanın beyni farklı derecelerde hasara uğrar. Bazen bebeklere ve küçük çocuklara, röntgen gibi basit tıbbi müdahalelerde bulunmadan önce belirli bir pozisyonda, hareketsiz tutmak için bile genel anestezi önerilmektedir.
5. Synpitan (Sentetik oksitosin): Halk arasında suni sancı olarak bilinir. Sentetik oksitosinin yapısı antidiüretik hormon ile benzerlik gösterir. Bu
nedenle oksitosin hem anne hem de bebeğin vücudunda su tutulmasına ne¬den olur. Şiddetli su tutulması bilinç bulanıklığına, istemsiz kasılmalara, nöbetlere, kalp yetmezliğine, komaya ve hatta ölüme neden olabilir. Bebe¬ğin beyin dokularında toplanması ve beyinde ödem oluşturması oksitosinin özelliğidir. Suni sancı ile doğan bebeğin beyni farklı derecelerde hasara uğ¬rar. Bu hasar bebekte huzursuzluğa, ateşe, havaleye ve hiperaktiviteye se¬bep olabilir.
En büyük hasan ise suni sancı verildikten sonra sezaryene alınan kadın¬lar ve bebeklerinin beyinleri görür. Bu durumda sentetik oksitosin ve genel anestezi için kullanılan analjezik birbirinin zararını arttırır. Bunların etkisi ile oluşan bebeğin beyin hasarı hiperaktivite, otizm, epilepsi gibi nörolojik veya şizofreni gibi ruh hastalıklarına neden olur. Anneler zamanla hafıza kaybına ve ruh hastalıklarına maruz kalırlar. Bu sebepten psikolog ve psiki-yatristlerin ofislerinde büyük çoğunlukla sezaryenli kadın ve çocuklara rastlanır. Çünkü, resmi açıklamaya göre, Türkiye'de her iki doğumdan biri sezaryenle gerçekleşir. Ancak gerçekte bu oranın daha da yüksek olduğu¬nu herkes bilir. Ve hemen hemen her doğumda suni sancı kullanılmaktadır.
Tıbbi ilaçlan kullanmadaki amaç hastalıkları yok etmektir. Ancak tıp ta¬rihi bize acımasızca göstermektedir ki, vücuda kimyasal maddeleri sokmak ve vücudun, dolaşım sistemi, solunum sistemi gibi sistemlerinin işlevine bi¬linçsizce müdahale etmek akıllıca bir iş değildir. Organlarda, sistemlerde ve hücrelerde, her saniye meydana gelen, aklın alamayacağı kadar karma¬şık, muhteşem ve sonsuz işlemi kontrol etmeye hiçbir insanın aklı ve gücü yetmez, yetmeyecektir.
|
 |
9 saat 21 dakika önce
10 saat 59 dakika önce
11 saat 3 dakika önce
11 saat 36 dakika önce
13 saat 56 dakika önce
13 saat 56 dakika önce
20 saat 44 dakika önce
21 saat 3 dakika önce
21 saat 25 dakika önce
1 gün 1 saat önce