Yaşın kaç senin
henüz ondokuzum dan gün aldım
Onuda dün aldım.
bütün hayellere kandım.
hayat hep böyle sandım
yaşın kaç senin
yirmi dokuzdan gün aldım
onuda dün aldım.
yaşamayı şimdi öğrendim.
acı tatlıyı anladım.
yaşın kaç senin
otuzdokuzdan gün aldım
bilmem onuda ne zaman aldım.
kendimi hayatın boşluğuna saldım.
ne baharı yaşadım nede yazı
yokmu bu hayatın fireni
acil durumda çekecek sireni
bitmeyecekmi gidip de geleni
mutluluğun kıymetini bileni.
yaşın kaç senin.
cevdet altınışık
kolay kolay unutulmuyorsa gerçek olandır.
insana "yapmam" dediği şeyleri yaptırandır.
adı hatırlandığında boğaza düğümlenendir.
en zor zamanlarda yanında olandır.
ayrılığı düşündüğünde gözden akan yaştır.
yakınında olsada özlemektir.
karşılıklıysa vazgeçilmez olandır.
gerçekse eğer yaşanabilcek en güzel duygudur.
platonikse acı çektirendir.
"ondan başkası olmaz" dedirtendir.
bittiğinde iz bırakandır.
ayrıysan geceleri uyuyamamaktır.
gözyaşlarını insanlardan saklama çabasıdır.
en büyük hataları affettirendir.
toprak kokusunu ve rüzgarın sesını yaşıyorum gökyüzünün gözyaşlarını gözlerimden atamıyorum palyaço Hayatın içimdeki organları öldürdügünü hissedıyorum. atlı karıncanın yanında durmuş sesleniyorum bedenım yağmurun suyuyla yıkanıyor... eger son gecemse bu ozaman hepsını ıstıyorum. işte ordayım yaşıyorum istiyorum yanı başımda duran aşkı..
cok yıkılanlar savaşmak için nedenlerı olanlardır cok yıkanlar yenılmek ıcın hazır olmayan lardır.bencılk olmak ya bencıl ol ya da olucam derken basıt olma.......
Topallayan Yürekler
Fiziki sakatlıklar hemen dikkatimizi çeker. Mesela topallayan bir bacağı asla gözden kaçırmayız, ancak topallayan yürekleri de asla fark etmeyiz! Bir kör, sağır, ya da tekerlekli sandalyeye mahkûm bir engelli gördüğümüzde içimizden geçen ilk duygu nedir?.. Acırız... İçin için "vah vah" çeker, "zavallı" gibisinden mırıldanırız.
Halbuki bizden beklenen "acıma" değil, "anlama." Fakat heyhat: Kendini anlamayan başkasını nasıl anlasın.
[center][b]Öğrendim!
Ne yana dönsem başka bir duvara çarpıyor ruhum. İçinde sessizlik olan karanlık bir hüzündeyim. Önüm, arkam, sağım, solum sobe; saklanmayan aşık!
Ne varsa aşktan öte, boş şu dünyada! İçimi ısıtmıyor sevgisiz kelimler ve her şey yapışıp kalıyor odamın camlarına, içinde sevda olmayınca.
Zoru sevenler aşka gidiyor, kolayı seçenler de sözüm ona aşktan yana. Bir batıp bir çıkıyoruz, her tarafımız ilişkiler karmaşası. Düğümü çözebilen yok ama herkes başka bir ilmek geçiriyor sevginin boynuna.
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.
Büyük büyük harflerle terk etmiştin ya beni,
ondan bu imla hataları...
İkna hatalarım da vardı biliyorsun, inandıramamıştım seni bir başkası olduğuma, üçüncü tekil bir fiildim yol alıyorum içimdeki sezgi ile…
Halatlarım da vardı, hayata sıkı sıkıya bağlı “bir bakış mesafesinde” değil bu sefer unut o mısrayı bir bakış nefesiyle kes.
Hatalarımda vardı, konuşmak ve yazmak üzerine hatalar, hatırla daha yeni, yaşamak ve susmak üstüne, küsmek ve kaçmak üstüne, daha yeni yeni alışıyorken, aşıyorken sesini.
içimin kalabalığında hüküm giymişken ve s/aklamak isterken sancımı
ve sus/amışken bir düş/e...
...
düş/tüm...
en kanayan y/anıma sığınırken..
düş/tüm...
matem havasına bürünmüş susuşlarımı sunacakken yar(sız)lığıma...
...
ellerimi saracakhüznümü s/aklayacak
y/ansız bir düşe muhtacım şimdi.........!
...
satır aralarına gizliyorum birikmiş pişmanlığımı...
en içli ağıtlara yaslanıyorum
" Kısacık bir öykü bu...ama hayatımıza yön veren bir öykü...
Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atının üstünde şatafat içinde girer şehre...
Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar...
valiyi...
Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın köşesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbirşey ile ilgilenmeyen bir adama takılır...
Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer atını vali...
Sormuşlar bir bilgine: HAYAT ne? diye
Demiş bilgin; iki yönlü bir yol
devam eder bilinmeze.
Sen görmemezlikten gelsen de
vardır bir yoldaş her köşesinde
Bazen çıkarsın zorlukla dar bir yokuştan
bazen de aşarsın dertleri
sanki uçuyormuş gibi inerek buradan.
Peki, SEVGİ nedir? Demiş biri
Kalbine sığmayacak kadar geniş
Dedikodusunu yapamayacağın kadar temiz,
kokusunu alamayacağın kadar uzak
hayal edemeyeceğin kadar yakın...
Ya KORKU nedir? Diye atılmış diğeri
Bir yağmur damlasındaki barut kokusu.
Belki de saklanılan bir hayal yontusu
Dar Ayakkabi..
O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler.
Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek ayakkabı yapan dükkânında
ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu, iyice basmamı
söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline alıp ayağımın çevresini çizdi.
O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı numaramdı.
Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum. Babamın anlattığına göre
ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı.
Kapının her çalınışında koştum.
Hayat Nedir?
Hayat çetele tutmak değildir. Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, kiminle evli olduğun demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği de değildir.
Hayat ayakkabıların, saçın, derinin rengi, nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat, notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da, çalıştığın işler de değildir.
Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak, kabul görmek ya da görmemek de değildir.
Her ne kadar düğümlensede boğazında söyleyemediklerin,
Seviyorum senden söz açmayı.
Ama "içimden"...
Yüzümde utangaç bir adamla,
hiç etmek istiyorum bir bir herkesi.
Bir sen kal istiyorum,
birde ben.
Ne kadar da güzeldir seninle başbaşalık,
bilsen!...
Bu güzellikleri düşünürken ben,
dağ gibi bir adamın yıkımları düşüyor önüme.
Acı ve Aşk birbirine karışıyor.
O yıkımlardan küçük bir duvar örmeye çalışıyorum.
Önce soluğum kesiliyor-yere yaslanıyorum.
Yaslandığımı düşünürken ben,
"yere düştüğümü" farkediyorum.
2 dünya,
2 duvar,
ve 2 kader...
Varsayalım ki 2 insan;
Biri rüzgar olsun,
öteki yaprak...
Sence rüzgar mı yaprağı çok sever,
yoksa yaprak mı rüzgarı?
Rüzgar ki;
yaprağı gittiği her yere götürür.
Yaprak ki;
Rüzgara kanatlarını açar-ellerini uzatır...
Rüzgarın esintisinden midir,
yoksa yaprağın hafifliğinden midir bilinmez;
ama Aşk'tır ki rüzgarı yapraktan, yaprağı rüzgardan ayıramaz.
Sence hangisi daha çok seviyor?
...
Rüzgar yaprağı dalından koparana dek, yaprak sadece güneşin "aşk" olduğunu düşünür...
Son yorumlar
1 gün 2 saat önce
1 gün 22 saat önce
1 gün 22 saat önce
1 gün 22 saat önce
2 gün 5 saat önce
2 gün 6 saat önce
2 gün 11 saat önce
2 gün 21 saat önce
2 gün 21 saat önce
2 gün 21 saat önce